21/11/2009 ·
JULES AMCAM
M. Achille Benouvelle'e
Ak saçlı yaşlı bir yoksul, bizden sadaka istedi. Arkadaşım Joseph ona beş frank verdi. Şaşırdım. Bana:
- Bu zavallı, şimdi sana da anlatırım ya, hiç unutamadığım bir olayı yine aklıma getirdi; dedi.
Benim aslında Le Havrelı olan ailem, zengin değildi. Kendi yağıyla kavrulurdu. İşte o kadar. Babam çalışır, daireden geç döner ve çok bir şey kazanmazdı. İki kızkardeşim vardı.
Annem, içinde yaşadığımız darlıktan çok sıkılır ve çok kez kocasına söyleyecek iğneli sözler, sinsi ve üstü kapalı sitemler bulurdu. O vakit zavallı adam bana pek dokunan bir hal alırdı. Açık elini, yoktan bir ter siliyormuş gibi alnından geçirir ve hiç yanıt vermezdi. Ben onun elinden bir söz gelmediğine üzüldüğünü anlardım. Her şeyden kısırdı. Karşılık yapılmamak için hiçbir çağrıya gidilmezdi. Dükkân artığı ucuz yiyecek alınırdı. Kızkardeşlerim giysilerini kendileri dikerler ve metresi otuz santimlik bir şeridin fiyatı üzerinde uzun uzun çekişirlerdi. Her günkü yemeğimiz iç yağlı bir çorbayla türlü sığır yahnileriydi. Sözde bunlar hem sağlıklı, hem de doyurucudur. Ama ben doğrusu, başka şeyleri yeğlerdim.
Yitmiş düğmeler ve yırtılmış pantalonlar için beni pek kötü paylarlardı.
Fakat her pazar giyinip kuşanarak gezmeye giderdik. Babam, sırtında redingotu, başında silindir şapkası, ellerinde eldivenleri, kolunu, bayram gemisi gibi süslenip püslenmiş olan anneme verirdi. Önceden hazırlanan kızkardeşlerim, yürüyüş işaretini beklerlerdi. Fakat son dakikada kesinlikle aile babasının redingotunda unutulmuş bir leke görülür, çarçabuk onu benzine batırılmış bir bezle silmek gerekirdi.
Annem miyop gözlüğünü takıp lekelenmesin diye eldivenlerini çıkararak işe sarılırken babam, başında silindir şapkası, gömlekle iş bitsin diye beklerdi.
Yola törenle çıkılırdı. Kız kardeşlerim kol kola, önden yürürlerdi. İkisi de evlenme yaşındaydılar. Bu bahaneyle kentte görünmüş olurlardı. Ben, sağında babam bulunan annemin soluna geçerdim. Zavallı annemle babamın bu pazar gezintilerindeki pohpohlu tavırlarını, yüzlerinin asıklığını, yürüyüşlerinin ciddiliğini, hâlâ anımsarım. Sanki son derece önemli bir iş onların davranışına bağlıymış gibi vücutları dik, bacakları gergin, sert adımlarla ilerlerlerdi.
Ve her pazar, uzak ve bilinmez ülkelerden gelen büyük gemilerin limana girdiğini görünce babam, hiç değiştirmeden, hep aynı sözleri söylerdi:
- Ha, ister misiniz Jules şunun içinde olsun da bizi şaşırtsın?
Jules amcam, babamın kardeşi, önce umacısı olduktan sonra, ailenin tek umuduna dönüşmüştü. Çocukluğumdan beri onun sözünü işitirdim. Onu düşünmeye o kadar alışkındım ki görsem hemen tanıyacağımı sanıyordum. Onun Amerika'ya gittiği güne kadar yaşamının bütün olaylarını, - bu dönemden hep alçak sesle söz edilmiş olmasına karşın - biliyordum.
O galiba kötü yola sapmış, yoksul ailelere göre suçların en büyüğünü işlemiş, yani birkaç para yemişti. Zenginler için eğlence peşinde koşan adam yalnızca budalalık etmektedir. O, gülümsenerek söylendiği gibi, hovardanın biridir. Yoksullardaysa ana babayı sermayeden yemek zorunda bırakan bir oğul kötü kişidir, serseridir, haylazdır!
Bu ayırdediş de, iş aynı olmakla birlikte, yerindedir. Çünkü davranışların önemini ancak sonuçları belirtir.
Özetle, Jules amca babamın güvendiği mirası, kendi payını son meteliğine kadar yedikten başka, epeyce de azaltmıştı.
Onu, o vakitler görenek olduğu gibi, Le Havre'dan New-York'a giden bir tüccar gemisine bindirerek Amerika'ya yolladılar.
Bir kez oraya varınca Jules amcam bilmem ne satıcısı olarak yer tuttu ve hemen babama biraz para kazandığını, kendisine karşı yaptığı haksızlığı onarmak umudunda olduğunu yazdı. Bu mektup bütün aileyi derin bir heyecana düşürdü. Hani, nasıl derler, iki para etmeyen Jules birdenbire namuslu bir adam, iyi yürekli bir çocuk, bütün Davranchelar gibi doğru, gerçek bir Davranche oluverdi.
Ayrıca bir kaptan da bize onun büyük bir dükkân kiraladığını ve büyük işler yaptığını haber verdi.
İki yıl sonra ikinci bir mektup şöyle diyordu: "Sevgili Philippe, sana sağlığım için merak etmeyesin diye yazıyorum. İyiyim. İşlerim de iyidir. Yarın Güney Amerika'da uzun bir geziye çıkıyorum. Herhalde, birçok yıl sana bir haber ulaştıramayacağım. Eğer yazmazsam merak etme. Zengin olur olur olmaz Le Havre'a döneceğim. Bunun o kadar uzun sürmeyeceğini ve hep birlikte rahatça yaşıyacağımızı umarım..."
Bu mektup ailenin İncili olmuştu. Her vesileyle okunuyor, herkese gösteriliyordu.
Gerçekten Jules amca on yıl bir haber yollamadı. Fakat zaman geçtikçe babamın umudu büyüyordu. Annem de çok kez:
- Şu iyi Jules gelince durumumuz değişecek, diyordu. İşini bilen adam o!
Ve her pazar, babam kocaman kara vapurların gökyüzüne dumandan yılanlar çıkarta çıkarta ufuktan gelişlerine bakarak her zamanki tümcesini yinelerdi:
- Ha, ister misiniz, Jules şunun içinde olsun da bizi şaşırtsın? Ve adeta onun, bir mendil sallar ve "Hey! Philippe!" diye seslenirken görülmesi beklenirdi.
Bu güvenilen dönüş üzerine bin hülya kurulmuştu. Amcamın parasıyla Ingouville yakınlarında küçük bir yazlık ev bile alınacaktı. Hatta babamın bu konuda bazı pazarlıklara girişmemiş olduğunu hiç de ileri süremem.
Kız kardeşlerimin büyüğü o vakitler yirmi sekiz yaşındaydı. Öteki de yirmi altı. Evlenemiyorlardı ve bu herkese büyük bir dert oluyordu.
Sonunda küçüğüne bir istekli çıktı. Zengin olmamakla birlikte namuslu bir memur. Delikanlının duraksamalarına son veren ve onu karara vardıran şeyin, Jules amcanın bir akşam kendisine gösterilen mektubu olduğuna hep inanmışımdır.
İstek hemen kabul edildi ve evlenmeden sonra bütün ailenin Jersey'e küçük bir gezi yapması kararlaştı.
Jersey, geziye çıkmak sevdasında olan yoksul insanlar için aranıp da bulunmaz bir yerdir. Uzak değildir. Deniz, posta vapuruyla geçilir ve adacık İngilizlerin olduğu için insan kendini yabancı bir ülkeye gelmiş sanır. Bu nedenle bir Fransız iki saatlik bir gemi yolculuğundan sonra komşu insanları ülkelerinde görür ve açık konuşmayı sevenlerin dediği gibi, Britanya bayrağının koruduğu bu adadaki esasen yürekler acısı yaşayış biçimini inceleyebilir.
Bu Jersey gezisi bütün düşüncemiz, her saniyelik hülyamız oldu; tek beklediğimiz şeye dönüştü.
Sonunda yola çıkıldı. Bunu dünkü gibi görüyorum: Vapur Granville rıhtımında istim üzerinde; babam telaşlı, üç dengimizin yüklenmesine bakıyor; meraklı annem, ötekinin gidişinden beri kuluçkasından arta kalmış tek piliç gibi ziyan olmuşa benzeyen bekar ablamın kolunda; arkamızda da hep geriye kalıp bana çok kez başımı çevirten yeni evliler.
Vapur düdük çaldı. İşte biz de bindik ve gemi rıhtımdan ayrılarak yeşil mermer levha gibi dümdüz denize açıldı. Bütün seyrek yolculuk edenler gibi hoşnut ve kurumlu, kıyıların geride kalışına bakıyorduk.
Babam daha o sabah bütün lekeleri dikkatle silinen redingotunun altından karnını çıkarıyor ve çevresine gezinti günlerinin, o bana pazarları tanıtan, benzin kokusunu yayıyordu.
Birdenbire uzakta iki bayın istiridye ikram ettiği iki süslü bayan gördü. Eski püskü giysili yaşlı bir gemici, kabukları bir bıçakla açarak baylara veriyor, onlar da hemen onları bayanlara uzatıyordu. Bayanlar giysilerini lekelememek için kabuğu zarif bir mendil üzerinde tutarak ve ağızlarını uzatarak kibar kibar yiyorlardı. Sonra küçük bir hareketle suyunu da içiveriyorlar ve kabuğu denize atıyorlardı.
Babam herhalde böyle yola çıkmış bir gemide istiridye yeme kibarlığına bayılmıştı. Bunu yerinde, ince, üstün bir davranış saydı ve annemle ablalarıma yaklaşarak:
- İster misiniz, birkaç istiridye ikram edeyim? diye sordu.
Annem para harcanacak düşüncesiyle yutkunuyordu. Fakat iki ablam hemen kabul ettiler. Annem küskün bir sesle:
- Mideme dokunmasından korkarım, dedi; sen onu yalnızca çocuklara ikram et. Ama fazla kaçırma, midelerini bozarsın.
Sonra bana dönerek ekledi:
- Joseph'e öyle şeyler gerekmez; hem küçükleri şımartmamalı.
Bu ayırdedişi haksız bularak annemin yanında kaldım. İki kızıyla damadını yaşlı partal gemiciye doğru kurula kurula götüren babamı gözlerimle kolluyordum.
İki bayan henüz çekilmişti. Babam ablama, suyunu dökmeden istiridyeyi yemek için nasıl davranacaklarını anlatıyordu. Hatta örnek göstermek istedi ve bir istiridye aldı. Fakat bayanlar gibi yapayım derken ansızın bütün suyunu redingotuna boca etti. Annemin:
- Yerinde dursaydı daha iyi ederdi; diye mırıldandığını duydum.
Yalnızca babam bana birden telaşlanmış göründü. Birkaç adım uzaklaştı, istiridyecinin başına toplanmış olan kızlarına ve damadına uzun uzun baktı ve ansızın bize doğru geldi. Bakışında bir tuhaflık vardı, sararmışa benziyordu. Hafif sesle anneme:
- Olur şey değil, dedi; şu istiridye açan adam Jules'e öyle benziyor ki!
- Annem kestiremeyerek sordu:
- Hangi Jules'e?
Babam yine:
- Canım... kardeşime, dedi; eğer Amerika'da iyi durumda olduğunu bilmesem odur derdim.
Annem şaşırmış kekeledi:
- Sen delisin! O olmadığını bildiğin halde ne diye böyle saçmalıyorsun?
Fakat babam üsteliyordu:
- Git sen de bak Glarisse; kendi gözlerinle görüp emin olman daha iyi.
Kadıncağız kalktı ve kızlarının yanına gitti. Adama ben de bakıyordum. Yaşlı, pis, buruş buruştu ve gözlerini işinden ayırmıyordu.
Annem döndü. Titremekte olduğunu gördüm. Çabuk çabuk:
- Odur sanırım, dedi; hadi git, kaptandan öğren. Ama önlemli davran da bu haylaz şimdi yine üstümüzde kalmasın!
Babam uzaklaştı. Ben de arkasından gittim. İçimde garip bir heyecan duyuyordum.
Kaptan, iri, zayıf, uzun çatal sakallı bir bay, Hint postasına komuta ediyormuş gibi, kurumla köprüsünde geziniyordu.
Babam törenle kendisine yaklaştı, koltuk vererek mesleği üzerine soruşturmalara başladı:
- Jersey'in önemi neydi? Ürünleri, halkı, özellikleri, görenekleri nelerdi? Toprağı nasıldı? ve dahası.. ve dahası..
İnsan hiç değilse Amerika Birleşik Devletlerinden söz ediliyor sanırdı.
Sonra bildiğimiz gemiden, ekspresten laf açıldı. Sonra da tayfalara gelindi. Sonunda babam titrek bir sesle:
Orada dikkate değer görünen yaşlı bir istiridyeciniz var, dedi, adamcağız hakkında bir şeyler biliyor musunuz?
Bu konuşmadan artık sıkılmaya başlayan kaptan kuru kuru yanıt verdi:
- Bu, yaşlı bir Fransız serserisidir. Geçen yıl Amerika'da buldum ve yurduna getirdim. Görünüşe bakılırsa Le Havre'da akrabaları var ama onlara borçlu olduğundan yanlarına dönmek istemiyor. Adı Jules'dür... Jules Darmanche, yahut Davranche, işte onun gibi bir şey. Orada bir zamanlar zengin olmuşmuş. Fakat bakın şimdi ne duruma girmiş!
Yüzü gittikçe kararan babam, boğazı kurumuş, gözleri dönmüş:
- Ya! ya! diye kekeledi; âlâ.. çok iyi.. buna hiç de şaşmıyorum... Size çok teşekkür ederim kaptan.
Ve denizci arkasından alık alık bakarken o çekip gitti.
Annemin yanına öyle perişan döndü ki kadın kendisine:
- Otur, dedi; farkına varacaklar. O:
- Kendisi! Ta kendisi! diye kekeleyerek sıranın üstüne düştü.
Sonra:
- Şimdi ne yapacağız?... diye sordu.
Annem sert yanıt verdi:
- Çocukları uzaklaştırmalı, Joseph her şeyi bildiği için gidip onları alsın. Özellikle damadımızın bir şeyden kuşkulanmamasına dikkat etmeli.
Babam bitmiş görünüyordu.
- Ne yıkım! diye mırıldandı.
Annem ansızın öfkelenmiş, ekledi:
- Zaten bu hırsızın bir şey yapmayacağından ve yine bize yük olacağından hiç kuşku duymamıştım! Sanki, bir Davranche'tan başka ne beklenebilirdi?
Babam karısının azarları karşısında hep yaptığı gibi elini alnından geçirdi.
Annem yine:
- Şimdi Joseph'e para ver de gitsin o istiridyelerin hesabını görsün, diye ekledi; bir de bu dilenci kendisini tanırsa tamam olur. İş gemide ne güzel etki bırakır! Hadi kalkın öbür uca gidelim. Sen öyle davran ki bu adam bize yaklaşmasın!
Kendisi hemen kalktı. Elime beş frank sıkıştırdıktan sonra uzaklaştılar.
Ablalarım şaşırmış, babalarını bekliyorlardı. Annemi biraz deniz tuttuğunu söyledim ve istiridyeciye:
- Borcumuz ne kadar efendim? diye sordum.
Amca demek için içim titriyordu. O yanıt verdi:
- İki buçuk frank.
Ben beş franklığı uzattım. O da gerisini verdi.
Eline bakıyordum, baştan başa kırışmış, yoksul bir gemici eli; yüzüne bakıyordum, bitkin, üzgün, yaşlı ve sefil bir yüz. İçimden de:
- Bu benim amcam, babamın kardeşi, amcam! diyordum.
Kendisine elli santim bahşiş verdim. Sadaka alan bir yoksul sesiyle:
- Tanrı sizi kazadan, beladan esirgesin, küçük bayım! diye teşekkür etti.
Onun ötede de dilenmiş olacağını düşündüm!
Kız kardeşlerim cömertliğime şaşmışlar, bana bakıyorlardı.
Babama iki frank geri verdiğim zaman annem şaşırarak sordu:
- Üç frank mıymış?.. Olamaz.
Ben katı bir sesle:
- Elli santim bahşiş verdim, dedim.
Annem yerinden hoplayarak gözlerimin içine baktı:
- Sen delisin! Bu adama, bu dilenciye elli santim vermek ha!...
Damadını işaret eden babamın bir bakışı üzerine kesti.
Sonra herkes sustu.
Karşımızda, ufukta, denizden menekşe renkli bir gölge çıkıyor gibiydi. Bu Jersey'di.
İskeleye yanaşıldığı zaman içimden Jules amcamı bir daha görmek, kendisine yaklaşmak, tatlı, avutucu bir şey söylemek için şiddetli bir istek geldi.
Fakat artık kimse istiridye yemediğinden o kaybolmuş, kuşkusuz, yattığı pis anbarın dibine inmişti.
Biz kendisine raslamamak için Saint-Malo vapuruyla döndük.
Annem sıkıntıdan ölüyordu.
Ondan sonra babamın kardeşini hiç görmedim!
İşte bunun için beni bazen serserilere beşer frank verirken göreceksin.
Yorum (yok)
Yorum yaz!
20/11/2009 · Kategori: MASALLAR
Dilâra Sultan
Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, isimleri Dilâra, Dilrûba, Dilsaba olan üç padişah kızı varmış. Bunlardan Dilâra, kapkara badem gözleri, simsiyah kıvırcık kirpikleriyle her göreni adeta büyülermiş. Ama, şımarıklığından kimse yanına yaklaşsmaz, kimseyi beğenmez, önüne gelenle de alay edermiş. Diğer kardeşleri pek güzel sayılmazmış. O sebeple de ablalarını kıskanırlarmış.
Bir gün Dilâra, pencerenin önünde şeftali yiyormuş. Yolun karşısındaki çeşmeye fakir bir kadın gelmiş. Testisini omzundan indirmiş, su doldurmağa başlamış. Dilâra Sultan şeftalisinin çekirdeğini fırlatmış, testiyi kırmış. Kadıncağız şaşkın şaşkın bakarken, saçlarını savura savura bir de kahkaha atmış. Zavallı fakir, karşısındaki padişah kızı, ne desin? Sadece:
- Dilerim Tanrıdan, peri padişahın oğluna aşık olasın, demiş.
Günler geçmiş, Dilâra’nın neşesi kaçmış. Içine kapanmış, yememiş, içmemiş. Gerçekten peri padişahının oğluna aşık olmuş. Pencerenin önünde saatlerce fakir kadını beklermiş. Bir gece korkunç gürültülerle uyanmış. Şimşekler, fırtınalar, seller gibi yağmur… Korkuyla cama yaklaşmış… Bakmış kadın su dolduruyor. Acele ile üstüne birşeyler geçirip, koşmuş çesmeye:
- Aman teyzeciğim, ben ettim sen eyleme, peri padişahının oğlunu nerede bulurum? Söyle ne istersen veririm, diye yalvarmış.
Kadın şöyle bir bakmış:
- Sen, güzelliğine, zenginliğine güvenip etrafini hor gördün. Ama, ben gene de sana yardım edeceğim. Yarın, yedi kulplu yedi testi alacaksın. Yedi gece kulpları kırmadan yedi kere birbirine vuracaksın. Ta ki… Attığın kahkahayı duyuncaya kadar. O zaman dileğin olur, demiş.
Sultan, sabah olur olmaz, uşakları çarşıya yollamış. Yedi kulplu yedi testi aldırtmış. Heyecanla geceyi beklemiş. Vakit gece yarısını gösterince başlamış kulpları birbirine vurmağa. Kulpun birini kırmış. Ertesi gün yenisini almış, tekrar denemiş. Günler boyu bu böyle sürmüş gitmiş. Ama yılmamış. Içini kemiren sevgi zamanla ona, sabırlı ve dikkatli olmayı öğretmiş.
Gene bir gece kulpları birbirine vururken yaptığı işi çok komik bularak kahkahalarla gülmüş. İşte o anda elbise dolabının kapısı açılmış, içinden parlak bir ışık süzülmüş. Karşısında uzun boylu, yakışıklı mı yakışıklı bir delikanlı belirmiş. Bir süre bakışmışlar.
Dilâra Sultan:
- Peri padişahının oğlu sen misin? diye sormuş.
- Evet Sultanım. Aşık olduğun, sabırla beklediğin benim. İnan ki, ben de senin kadar sevgi doluyum. Bundan böyle her gece gelirim. Ama, bir şartım var. Sarayınızın altındaki tünelin bir yolu dolabınıza açılır. O tüneli ışıklandırmalısınız.
Dilâra, ertesi günü kristal lambalarla tüneli donatmış, kimseye görünmeden odasına dönmüş. Böylece iki sevgili her gece buluşmağa başlamışlar. Artık, sarayda Sultanın yüzü gülüyormuş. Etrafındakilere sevgiyle yanaşıyor, dertlerini dinliyormuş.
Ondaki bu büyük değişiklik kardeşlerinin dikkatini çekmiş. “Bu kızda bir iş var, geceleri hiç bir törene katılmıyor, akşamdan odasına kapanıp kimseyle görüşmüyor, hele takip edelim” demişler. Ve başlamıslar gizlice odasını dinlemeye. İçerden gelen fısıltıları duydukça meraktan çatlıyorlarmış. Derken… Dilâra Sultan bahçeye indiğinde, iki kardeş odasına girip gizli yolu bulmuşlar. Ellerine birer sopa alıp bütün lambaları tek tek kırıp kaçmışlar.
Gece olmuş, Dilâra giyinmiş, süslenmiş, beklemiş. Ne gelen varmış,ne de giden. O gece ve daha sonraki geceler hep aynı şey olmuş. Aylar geçmiş, üzüntüden yataklara düşmüş. Sonra, düşünmüş “Bu işi gene ben kendim hallederim.", diyerek inmiş tünele, bir rüzgar çıkmış, elindeki meşale sönüvermiş. Korkmuş, geri dönmüş. Tekrar tekrar denemiş. Her seferinde ışıksız kalmış. Gönlündeki sevgi öylesine büyükmüş ki, zamanla korkuyu da unutmuş.
Bir gece, ne olursa olsun, diyerek yola koyulmuş. Karanlıkta kırık camlara takılarak düşmüş, terliklerini kaybetmiş, yılmamış. Tabanları kesile kesile devamlı yürümüş. Acılara, akan kanlara aldırış etmeden yürümüş. Sonunda kendini bir tepede bulmuş. Temiz havaya çıkınca, sevincinden hoplayıp zıplamış. A… Bir de ne görsün, fakir kadın karşısında. Kıza:
- Sultanim! Basaramayacaksin sanmistim. Gönlünü verdigin delikanli benim oglum. Onu elimden peri padisahi aldi, kendine ogul etti. Yillardir özlemiyle yanar dururum. Simdi bana iyi bak, demis… Su testisini yola dökmüs. Yol altin oluvermis. Koynundan beyaz bir mendil çikarmis, bembeyaz at olmus. Dilâra ata atlamis, dörtnala gitmis, gitmis, gitmis. Altindan bir sarayin önünde durmus. Kapida sevdigi genç, yaninda yedi atli altin araba. Arkada da peri padisahi olanca hasmetiyle kendisine bakiyor. Hemen kosmus elini öpmüs. Padisah:
- Ey… Güzel! Dilâra! Benim sihrimi senin azmin yendi. Onu, ogul diye sevmis, bagrima basmistim. Mutlu olacaginiza eminim. O sebeple gitmenize izin veriyorum. Hadi durmayin, önünüzdeki uzun yillari sevginizle süsleyin, demis.
Gençler, el ele altin arabaya binmisler, sonra hizla tepeye varmislar. Annesi hasretle ogluna sarilmis, hep beraber Dilâra’nin sarayina gitmisler. Babasi olanlari dinlemis, evlenmelerini uygun görerek kutlamis. Güzel Sultan, kötülük yapalim derken iyilik eden kardeslerine de sarilmis, öpmüs.
Onlar ermis muradina… Biz çikalim tahtina.
Yildiz Aliefendioglu
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!