ÇEYİZ

30/10/2009 -Kategori: ÖYKÜ

 ÇEYİZ

                                                                                                        



            İffet Oral

Otobüs tıkış tıkıştı. İnsanlar sırt sırta, omuz omuza, dirsek dirseğe, en tahammül fezası da nefeslerin birbiriyle hemhal olmasıydı. Çekilen oflar ve küfre yakın seslerle otobüsün havası iyice ağırlaştı. Boyu uzun ve sesi kuvvetli birkaç kişi şoföre seslendi.

-Kardeşim insan mı taşıyorsun, eşya mı?

-Bu otobüsün yolcu sayısı sınırsız mı?

-İnsaf kardeşim insaf, hayvan bile böyle taşınmaz!

Otobüs de şoför de anlatılanlara kulak asmadı yoluna devam etti.

Yeni bir durağa yanaşan otobüsün ön kapısından birkaç yolcu can havliyle kendini dışarı attı. Aynı anda arka kapıya telaşla iki kadın yaklaştı. Genç olanın sırtında içinde kocaman, biçimsizce doldurulmuş bir çuval vardı. İkisinin esmer yüzlerini aydınlatan pırıl pırıl gözlerinden ana kız oldukları aşikardı. Kızın bir dal gibi inceliğine karşı anası beline sıkıştırdığı kadife şalvarıyla toplucaydı. Kenarları salkım salkım oyalı kırmızı tülbentinin uçlarını başının üstünde ustaca düğümledi. Kızının iki büklüm taşımaya çalıştığı çuvalı altından kaldırarak kızına destek verdi.

Otobüsün açılan kapısından içeri zorlanarak girdiler. Kız sırtındaki çuvalı yere bırakmadan telaşla etrafı taradı. Birkaç koltuk ileride oturan gencin yanında durdu:

-Anam sabahtır çok yoruldu, müsaade etsen de…

Koltukta oturan genç, kızın boynundaki altın gerdanlığın arasından sızan teri bir müddet seyretti. Hiçbir şey demeden kalktı. Kız arkasını dönmeden seslendi.

-Ana!

Otobüs hareket ettiğinde kız nihayet sırtındaki çuvalı camın dibindeki boşluğa indirdi. İndirmesiyle otobüsün içine bir şangırtı yayıldı. Yolcular, hatta şoför dönüp sesin ne olduğunu anlamaya çalıştı. Kadının, oturduğu koltukta iyice yayılmasından rahatsız olan yolcu da kalkınca kız anasının yanına oturdu. Koynundan çıkardığı bembeyaz bir mendille alnının, yüzünün, boynunu terini sildi. Boynunu silerken gerdanlığının bozulan tanelerini bir bir düzeltti gerdanlıkla takım, baklava dilimi küpelerini şöyle bir yokladı. Arkasına yaslandı. Anası koynundan telefonunu çıkardı. Kız hemen atıldı:

-Ana yasaktır.

-Konuşacak değilim. Bakayım saat kaçtır?

Geçen duraktan beri cam kenarında çuvalı inceleyen kadın daha fazla dayanamadı. Ana kızın yanına geldi, gülümseyerek:

-Yorulmuşsunuz? Ana kız hatır sorulmasından memnun, bembeyaz dişlerini göstererek gülümsediler.

-Sorma em sıcak, em çuval..

- Nasıl, bari satışlar iyi gitti mi?

-Ana kız bir kere daha pırıl pırıl gülümsedi.

-Satıcı değiliz be,satın almışız. Kadın merakını daha fazla zaptedemedi.

-Yani o çuvaldaki bakırların hepsini satın mı aldınız? Ama niye?

Kız oturduğu yerden taze kınalanmış elleriyle çiçekli şalvarının kıvrımlarını düzeltti. Pembe tülbentini kulaklarının arkasından geçirdi. Bir kere daha gerdanlığını ve küpelerini yokladı sonra cıvıl cıvıl kara gözlerini yere çevirdi. Sessizce:

-Anamla çeyizlerimi aldık. Alışverişten geliriz.

Kadının boş boş bakmasından anlamadığını sezen ana söze karıştı:

-Sevmeyiz biz çeliği. Bakır sinide oturmazsak karnımız doymaz. Bu daa birinci alışverişimiz. Zordur taşımak bakırı onun için parça parça alırız.

Samimiyeti ilerleten kadın yaklaşık bir metre çapında bakır siniyi çuvaldan hafifçe çekerek kızla anasına gösterdi:

-Madem bakırı seviyorsunuz niçin kalaysız bir bakır sini aldınız?

Kızın anası şalvarının paçalarını hafifçe yukarı doğru çekerek kadınakeyifle izahata başladı:

-Ben, kocam, oğlum aha bu kızancığım ep yaparız kalaycılık. Ekmeğimiz kalaydandır. Beğenmeyiz öyle erkesin kalayını. Kendi bakırlarımızı ep kendimiz kalaylarız. Ele bu sini gelin sinisi olacak iç kimseciklere verir miyim? Elceğizlerimle parlatırım onları. Ooo daha bunlar ne ki ..

Bu arada kız, gözlerinden tevazu akıtarak uzandı, çuvalın dibinden bir paket çıkardı. Paketin kenarını açarak kadına gösterdi:

-Cezvelerimdir.

Pakette yan yana, büyükten küçüğe sıralanmış üç bakır cezve ışıldıyordu. Kadın:

-Üç tane çok değil mi, bir tane yetmez mi? Kız ağırbaşlılıkla kadına eğilerek:

-Cezve takım olmazsa uğursuzluktur.

Hemen ardından elini çuvala daldırıp bir bakır maşrapa, ardından bakır tepsi, bakır sürahi çıkardı sadece kadına gösterip ses çıkarmamaya ihtimam göstererek tekrar çuvala yerleştirdi.

-Epsini anam almıştır. Çeyizimdir.Gelesin evime yapayım sana bu cezvelerle kahveler. Getireyim bu tepsilerle.

Konuşmalar, şöförün yaptığı sert bir frenle kesildi. Bakır çuval bir kere daha otobüsü neşeli çın çınlara boğdu.

Meraklı kadın pür telaş çantası açtı. Çantanın dibinden bir kartvizit çıkardı. Karviziti kızın avucuna sıkıştırdı. Kapıya doğru koşarken seslendi.

-Sakın unutma düğününe çağır beni. Telefonum adım orda yazılı.

Kız bir kere daha bembeyaz ve kocaman gülümsedi. Anası kartviziti aldı, evirdi.

-Ne bu, niye verdi, oku bakalım ne yazar.

Kız kartı aldı.

-Doç de re.. Hah adı da var. Bak cep telefonu bile var.

Kartı dikkatlice koynuna yerleştirdi.

-İster gelsin düğünüme.

Anası kolunu uzattı kızını göğsüne bastırdı.

-Ele bir eve varalım, bahçeye körüğü kuralım. Kömürün kokusu sokağı sarsın şöyle. Mahallede erkes bilsin ki anası Menekşe’nin bakırlarını kalaylamaya başlamış.

Yaklaştıkları durağa sevinerek baktılar. Kız hevesle çuvalı sırtladı. Anası arkadan destek çıktı. Otobüsten çıktılar. Neşelerini etrafa yayarak sokağın kalabalığına karıştılar.

 

 

 

 

-

 

 

 

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

GİDİŞ

30/8/2009 -Kategori: HAYATTAN KARELER


Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

DÜNYADA MEKAN...

30/8/2009 -Kategori: HAYATTAN KARELER


Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ÇERMİK

2/7/2009 -Kategori: ÖYKÜ

ÇERMİK

                                                                                                           İffet ORAL

 Pompei’nin küllerinde zamanla birlikte donmuş meçhul bir kavim karşımda duruyordu.

“Öylece kalsalar ya da zaman, akışına bir solukluk ara verse de görüntüyü hafızama nakşedebilsem.” Çermiğin muhkem kapısından başımı uzattığımda bu düşünce zihnimi bir ateş yalımı misali yaladı geçti.

Hiçbir fotoğraf makinesi, hiçbir ressam-buraya girmeleri mümkün olmadığından- gördüklerimi resmedemezdi.

Kucaklarda çamura belenmiş bebekler, çocuklar, genç kızlığa yeni adım atmış diri bedenler, kadınlığa bedenen ve ruhen çoktan veda etmiş vücutlar bir aradaydı. Ahali, çamurla örtünmenin rahatlığında, zamansa çamur kuruyana kadar akışına mola vermiş.

Öğlen güneşinden sakınmak ya da gençliğe vedanın burukluğuyla yüzler de, çamurla dikkatlice sıvanmıştı. Sadece gözler ve burun delikleri açıkta kalmış, bazılarının kirpiklerine sıçrayan çamur, emsalsiz görüntüler çiziyordu.

Kalabalıktan iyice daralmış çamur havuzunda, oturanların, sırt üstü, yüz üstü uzanmışların yanında bazıları ancak ayakları üzerinde durabilecek kadar yer kapabilmişti.

Kimse konuşmuyor, herkes, cildine, ağrısına, kırışığına, görünmez bir kudretin çamurdan geçişini derviş sabrıyla seyrediyordu. Gösterdikleri sabrın kusursuzluğunun sebebi, birazdan arınacak yüzlerin yeni haliydi. Nasıl bir ter-ü tazelik hayal ediyorlarsa…

Kendi yüzlerini göremediklerinden dikkatlerini tamamen karşıdakine yöneltmişlerdi. Gayet emindiler. Ötekinde olan kendinde de oluyordu. Ne gerek vardı aynaya. Kendini karşısındakinin gözlerinden daha net, kim yansıtabilirdi? Ağızsız dilsiz, bir avuç sır kaplı cam parçası mı? Sır zaten insanın kendi değil miydi?

Çamur, yüzlerdeki ifadeleri alıp götürmüş, gözlerini de kapatıverseler topraklaşmış vücut ve yüzlerle dolacaktı her yer.

 Pompei’den yola çıkan zihnim, şimdi de Hz Adem’in topraktan hâlk oluşunu seyrettiriyordu. Her şey o kadar olası ve “Neden olmasın?”dı.

Bir yerlerden bir fısıltı geldi:”Çamurla böylesine hemhal olma arzunuz, üflenen ilk nefesten olmasın sakın!”

 Herkes sadece bakışlarla birbirini didikliyordu. En ufak bir his emaresi taşımayan maskeleşmiş suratlar öylece bakıyordu. Onları seyrederken, elim, yüzüme uzandı, kırışıklıklarımı okşadı. Evet, kırışıklıklar nimetti.

Buradaki mecburi durgunluk biraz ilerde yerini havuzdan taşan, beklenmedik taşkınlığa bırakıyordu.

Güneşin amansız baskısına rağmen giyimlerinden tavizi düşünmeyen kadın ve kız tayfası, çermiğin demir kapısından girdikten sonra görünmez bir gücün tesiriyle değişime uğruyordu.

Biraz önce kompartımanda birlikteydik. Yanlarında kendimi çenesi düşük bir ukala hissediyordum. Ağırbaşlı, sessiz; çoğunlukla susmayı, açıkta kalan tek yanları, gözleriyle konuşmayı tercih eden bu grubun, havuzdaki hayretengiz halleri seyre değerdi.

Hayretim, onlara bu davranışları yakıştıramadığımdan değil. Sadece önyargılarımı dizginleyemediğimden, zihnime demirlemiş bazı görüntülerin dışına çıkamadığındandı. Ama işin aslı, gördüğüm bu farklılık beni sersemletmişti.

Yanımdan yöremden havuza koşan kadınlar arasında kalakalmıştım.

Suya kavuşmakta sabırsızlanan kaplumbağaların şirinliği ve telaşındaydılar. Giysilerini, çocuklardan başlayarak çıkardılar. Her gruptan bir kişi giysileri top edip kabinlere fırlattı. Ardından o da havuza…

 Hani öyle havuz kıyafeti diye titizlenen de yoktu. Neyi uygun gördülerse onunla…Çoğunun neden siyah giydiğini ancak kükürtlü suyun her şeyi nasıl sararttığında anladım. Akıllı kadınlardı vesselam.

Bir an havuz başında neye, kime odaklanacağımı kestirmeye çalıştım.

Altından  tavuskuşu küpelerini keyifle sallandıran, bir kömür gözlü, taş çatlasa on yedilik bir kız, kınalı elini sallarken ”vare, vare” diye seslendi. Bunun “gel” olduğunu anlamamak için aptal olmak gerekti.

Havuza yavaşça girdiğim anda yanı başımda bir şapırtı ile sıçradım. Kadınlar nasıl yapıyorlarsa havuza atlamadan havada bağdaş kuruyordu. Bu hareket suda adamakıllı bir sıçrama, kadınlarda ise şakkılama(kahkaha) demekti. Üstüne benim şaşkınlığım ve korunmak için o yana bu yana kaçmam eklenince değmeyin hatunların keyfine…Oyunlar bununla da sınırlı değildi. Elele tutuşup oluşturulan halkadan kaymak, suyun altından gidip arkadaşını omzuyla  kaldırmak, suyun altında nefessiz durma yarışı…

Burada karakterleri en katıksız haldeydi. Gülerken; “Duyan olur, sesimi ayar edeyim…”Korkuları da demir kapının dışında kalmıştı. Trende teyze dediklerimin hepsi yaşça benden çok küçüktü. Bunu da şaşkınlık haneme ekledim.

Adlarını ancak akşamüstü çay sefasında öğreneceğim bu kadınlarla akla hayale gelmedik samimiyeti nasıl, hangi dille yakaladık. Ya da farklı dilleri kullanmamıza rağmen nasıl bu kadar yakınlaştık bunun sırrını ne onlar biliyor, ne de ben biliyordum.

Bu kadar horantanın, ayyuka çıkan şamatanın içinde üç kişi, havuzun bir köşesinde etrafı dikizle meşguldü. Kollarda nadide model burmalar, gerdanlarının kıvrımlarına sıkışmış birkaç dolam zincir. Kulaklarda, belli ki, annelerden ya da kayınvalidelerden yadigar nohut iriliğinde zümrütler. Ayaklarda gümüş işlemeli nalinler. Üzerlerinde kırmızı üzerine sim şeritli ipek peştemaller. Saçlar ve eller belli ki buraya gelineceği için taze kınalanmıştı. Yaklaştığınızda kına kokusu geliyordu. Diğerlerinin onca rahatlığına rağmen bunlar son derece hanım sultan edalarında... Zaman zaman elleriyle ağızlarını gizleyip, gözleriyle birilerini işaret ediyorlar. Gösterdiklerini tasdik veya reddediyorlar. Havuza sadece ayaklarını sokmalarından anlaşılıyor ki bunların derdi ne, su ne çamurdu.

Adettenmiş; kız bakmanın en iyi vakti, çermik zamanıymış. Oğlu olanlar, gelir, kızı beğenir, kız, dışarıda oğlana gösterilir, sonra da evine görücü gidilirmiş.

Sabahleyin trene, itiş kakış girdiğimizde ilk önce konuşmamakta  nasıl da inatlaşmıştık! Belki de buna ilk sebep kıyafetlerimizdi. Ya da farklılığımızın tuzağına düşmüştük. Şehirden henüz iki istasyon uzaklaşmıştık ki yüzünü göstermeyen bir el, arasından tel tel civil peynirler sarkan lavaş dürümünü uzattı. Dürümü uzatan el en az dürümün arasındaki peynir kadar beyazdı. Hani “süt beyazı” derler ya işte öyle.

Belli ki elin sahibi gencecikti.. Dürüme iştahla uzandım. Aslında uzatılan;”Seninle konuşmak istiyorum. Seninle tanışmak istiyorum.” teklifiydi. Ya da içimdeki ses böyle söylüyordu. Dürümü ısırırken –dayanamadım- diğer elimle ikram sahibinin yüzünü kaplayan ihramı kaldırdım.

Yanılmamıştım. Kirpiklerin gölgesinde kalmış iki sürmeli göz merakla beni süzüyordu. O benden atik davrandı.” Nerden gelirsin?” diye sordu. İstanbul’dan geldiğimi duyunca zaten iri gözleri kocaman açıldı. Hayret ve imrenmeyle “ İstanbul!” dedi.

Kilitler açılmıştı. Nereli olduğumuzu, kıyafetimizin farklılığını elimizin tersiyle vagonun dışına itiverdik. Yanında oturan annesi ve teyzesinin –kapıdan geçen- erkekleri gördükçe dürtüklemelerine aldırmadı. Yol boyu ihramını yüzüne kapatmadı. Eşimin nereli olduğunu, çocuklarımı, İstanbul’u bıkıp usanmadan sordu. Cevaplarımı bazen gülerek, bazen hayrete düşerek dinliyordu. Zaman zaman hayreti gözlerinden taşarak “ vış, bıy” gibi ilk defa duyduğum nidalarla dile geliyor. Bu sefer birlikte kahkahalara boğuluyorduk. Sesimizin vagonun dışına taşma tehlikesine karşı o,daha bir kuvvetli çimdikleniyordu.

Gün dediğin nedir ki, güneş havuzun üstünden çekilmeye başladı. Çamurun mayışıklığından kurtulmaya çalışan birkaç kadından başka kimse kalmadı, havuzda.

Tenhalaşan havuzda yüzmeye mecali kalmayan bizler ise işi sohbete vurduk. Havuz başında yakılan semaverin kokusu bize ulaştığında havuzdan çıktık. Hazırlanan sofraya oturduğumuzda hala saçlarımızdan sular damlıyordu. Günün bitmesi, ayrılık saatinin yaklaşmasına inat herkes olabildiğine ağırdan alıyor, çaylar daha yavaş yudumlanıyor. lokmalar daha yavaş çiğneniyordu. Biliyorduk bir daha görüşme ihtimalimiz yok denecek kadar azdı. Ama nerde görüşürsek görüşelim sohbet, havuz başındaki bu semaver çayının tadında, kaldığı yerden devam edecekti.

Otobüs garajları, tren garları artık vazgeçilmez mekânlarım. Erzurum, Erzincan, ve Bayburt’tan her geçişte; gözlerim ihramlı, çarşaflı hanımlara elimde olmadan kilitleniyor. O, edalı, işveli Doğulu, saklı güzellere…Onların da benimle konuşmak, tanışmak istediklerini kuvvetle hissediyorum. Biliyorum onlar, dışlarındaki örtünün bense içimdeki örtünün ardından pür dikkat birbirimizi gözlüyoruz.

Bazen iki adım ardında yürüdükleri erleri(kocaları), ağabeyleri ya da babalarınca bu, ısrarlı bakışlarımın hesabı sorulmuyor değildi:

-Dön de genden(kendine) bak!

-Ne o, gözin kıtlir baci?(Bir yerden gözün ısırdı galiba?)

- He baci, soracağın vardır?

Bu seslenişlerdeki kinaye ve iğnelemeye değme edebiyat kitaplarında rastlayamazsınız. Lafı eveleyip gevelemeden, küstürmeden söyleyiveriyorlar. Ama dinleyenin tebessümüne de engel olamıyorlar.

Hele bir, onların sıkıca sarındıkları ihramların, çarşafların, peçelerin bizdeki yansımasına takılmadan onları, sadece insan ve kadın olarak görsek! İşte o zaman zaten aralık olan kapılarını ardına kadar açıverirler. Öyle ki gönül tahtının başköşesinde semaverle, safayla ağırlanırsınız.

Dışımızdaki örtüleri kaldırmak kolay da; ya dehlizlerde sakladığımız örtüleri nasıl kaldıracağız! Hani biricik önyargılarımızı sarıp sarmaladığımız örtüleri.

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

YİNE GELDİLER

21/6/2009 -Kategori: DENEME

YİNE GELDİLER

                                                                                             İffet ORAL

İşte yine geldiler.

Göklerden fevc fevc iniyorlar. Yakından, uzaktan bulut kümeleri misali geliyorlar. Yine renkliler, yine ahenk yumağı. Hangisi grup başkanı, hangisi öğrenci karıştırıyoruz.

Öğretirken, öğrenirken; konuşurken ve anlaşırken ötekileşmişler. Siyahilikleri, çekik, nerdeyse, yumuk gözleri olmasa gözümüze, tek bir suret görünecekler.

Yedi yıl önce, on yediyken şimdi yüz on beş ülke olmuşlar. Ülke ülke büyümek, dil dil gönülleri sarıvermek…

Yıl 2009 olsa, akılları ne kadar zorlasa da gönüllere sığıveriyorlar.

Ilık bir bahar sabahı, deniz, köpüklerle bezeli dalgaları, uzak sahillere salmak için gerilere çeker, çeker…Sonunda ferahlıkla, coşkuyla salıverir ya işte öyle seyrediyoruz; Litvan Luda’yı, Kamboç Lori’ni, Tacik Kurban’ı. İçimizi çekiyoruz, ama gözden akana da engel olunmuyor.

Zihinlere gem vurulmuyor. Alıp başını gidiyor bulanık yıllara. Sesleri, yüzleri getiriyor bu günkü tazeliğinde.

Okulda olay patlamış. Kapıdaki beş cemse komanda engel olamamış. Havaya açılan ateşten, yaralananlarımız var. Yaka bağır yırtık. Farkında bile değiliz. Çoğumuzun ayağında tek ayakkabı, ayakkabının eşi kaçarken fırlamış. Kızlarda, saç baş birbirine girmiş. Eşarplar ya parçalanmış ya boyunda asılı kalmış. Bunlarda, kıstırılıp olaydan payına düşeni alanlar. Ön sırada durup bize set olan son sınıfların hali perperişan. Yamtar’ın kafası, yediği sandalye bacağından yarılmış. Kan, akmaktan çoktan vazgeçmiş. Uzun, kıvırcık saçları kördüğüm olmuş. Kürşat’ın annesinin otobüse verip memleketten gönderdiği, abisinin paltosunun kolu boydan boya yırtık, bakalım ne diyecek anasına?

Aslında sabahki kışkırtıcı sessizlikten işkillenmedik değil. Fakat okul, arkadaşımızın vurulmasından dolayı bir aydır kapalıydı. Bunun rahatlığı, jandarmanın güvenliğiyle İstiklal Marşını okumak üzere bahçeye toplandık. Aylardır okuyamadığımız için olanca hevesle, parkaların fermuarları çekilmiş, incecik sivri bıyıklar son kez sıvazlanmıştı ki…Marş komutunu verecek arkadaş derin bir “ah” la Atatürk büstünün önüne yığıldı.

Hemen peşinden, aşinası olduğumuz sloganlar, ağız dolusu boşaldı üzerimize.

Onlar, en içten duygularla, faşizme geçit vermeyeceklerini haykırıyor. Biz de onlara çözüm olarak Moskova’yı adres gösteriyorduk!

 Okulda gizlenmiş grubu, ancak okula sığınmaya çalıştığımızda fark ettik. Fakat çok geçti. Giriş kapısının koca camının önce esneyip sonra patlamasını, senede birkaç kere hala tekrar tekrar yaşarım rüyalarımda.

Şangırtılar, küfürler, sloganlar, kızların çığlıkları, Allahüekber ve jandarmanın havaya açtığı ateş sesleri…

Sonunda jandarma iki gruptan da ön sıralardakini bir belediye otobüsüne doldurdu, istikamet jandarma karakoluydu.

Bu yazıyı yazdıran görüntü işte burada asılı duruyor.

Otobüsün öteki ucundan yağan sloganları bastırmak için gırtlaklarımızı yırtarcasına:

 Altaylardan aşacağız

Türklüğe şan katacağız

Türkün şanlı bayrağını

Moskova’ya asacağız

Nasıl samimi, nasıl yürektendi haykırışlarımız! Aldığımız darbeler, patlamış kaşlar, dudaklar zerre kadar önemsenmez; kesiklerimiz, çürüklerimiz haykırışlarla iyileşirdi.

Marşın, içimizi saran sıcaklığı geçmeden içime bir kurt, sessizce düşer ve kımıl kımıl ilerlerdi.

“Altaylar neresi, Türkiye neresi, nasıl gidilir Altaylara, otobüsle mi, trenle mi? Acaba orada insanlar yaşıyor mu yaşıyorsa benim, kendileri için parçalandığımı biliyor mu?

Moskova’ya bayrak asmak nasıl olacaktı, kendi okulumuzda İstiklal Marşını okumak için bile bunca engel varken… 1975’in Rusya’sı; astığım astık kestiğim kestik bir devir…”

Biliyordum, kurtlar hepimizde kımıl kımıldı.

Yıllar sonra birileri, içimizdeki kurtların ağzının payını verdi.

Altaylardan aştılar. Türklüğe şan kattılar. Türk’ün şanlı bayrağını sadece Moskova’ya değil; Moğolistan’a, Kamboçya’ya, Tacikistan’a, Afganistan’a, Tanzanya’ya, Gana’ya adını telaffuzda bile zorlandığımız ülkelere diktiler. Ne iyi ettiler.

Bize, şu fani ömrümüzün otuz yılında bir hayalin gerçeğe dönüşünü an be an seyrettiren gurbet kuşlarına, çilekeş gönüllere, yetmişlik civanmerdlere hürmetler olsun.

 

 

 

 

    

 

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
« Önceki - Sonraki »

HAYATTAN ÖYKÜLER,ÖYKÜCE HAYATLAR-iffet oral

ELİMİZDEN AKIP GİDEN HAYAT, ANCAK ÖYKÜLERLE YAKALANABİLİR.

Son Yazılarım

Arkadaşlarım

Kategorilerim

Bağlantılarım

Designed by In Obscuro