ADALILAR

ADALILAR

                                                                        İffet ORAL

Adada yaşayan diğerleri gibi burada doğmuşlardı. Adanın ön yüzünü ancak birinci yaşları bittiğinde gördüler. O zamana kadar dünyayı beş on baraka, samanlık, su yalağı, kümesler, atlara, tavuklara, martılara ayrı ayrı yemlikler ve ahırın içinde bulunduğu avludan ibaret sanırlardı.

Avlu, ahır, kümesler deyince aman, aklınıza öyle zümrüt çayırlar, besili, keyifle kişneyen yağız atlar, kümeslerde yumurtlamaya hazır tavuklar, burunları bir karış havada kazlarla bir çiftlik hayal etmeyin! Yalnızca birkaç at, kırık dökük kümes ve etrafı dikenli tellerle çevrili bir mekandı.

Avluyu çevreleyen dikenli telleri aşmayı birkaç kez denemişler. Ama arabacının esmer, şişman karısının,  beklenmedik cevvallikle fırlattığı taşlarla tellerden, uzaklaşmışlardı.

Halbuki ne çok arzu ederlerdi; ancak uzaktan gördükleri denize, iki yanı çamla kaplı yoldan önlerine hiçbir engel çıkmadan koşmayı, toprağı eşelemeyi, etrafı tozu dumana katmayı…

Aşkar; ikizi Arap’la “Önüne, yok dikenli teller çıkacakmış, yok arabacının karısı bağıracakmış kaygısı olmadan öyle rahvan yürümeyi, telaşsız, her yeri seyrederek, hiçbir kokuyu atlamadan seyirtmeyi... Birlikte tırısa kalkmayı, kendinin ve Arap’ın nallarının tıkırtısını dinlemeyi…Sonunda, denizin kokusunu aldıklarında ta sahile kadar dört nala havalanmayı, martıların haykırışlarına aldırmadan koşmayı, düşlerinden eksik etmezdi.

Martılar; adanın eli maşalıları. Kim bu kadar sınırsız, bu kadar pervasız olabilirdi? Güneşin ilk ışıklarıyla başlayan çığlıkları, inip çıkan gelgitlerle güneş batana değin sürerdi. Kovmaya kış kışlamaya kalktığınızda sadece inatlaşmalarına sebep olursunuz. Olanca güçleriyle sürdürdükleri haykırışları zaman zaman köpek uluması kadar ısrarlı ve biteviyedir. Dayanamaz vazgeçersiniz onları susturmaktan. Turuncu gagalarını kah göğe doğru sivrilterek, kah boyunlarını alabildiğince geri yaslayarak keyifle, inatla devam ederler ortalığı velveleye vermeye.

Arabacı, karısına anlatırken Arap, duymuş:

”Artık çabuk yoruluyorlar, geçen de yokuşta Küheylan tökezledi. İki ön ayağı üzerine çöküverdi. Bir daha hiç kalkamayacak sandım. Bir de gözüme gözüme bakmaz mı! İçim cız etti. Günlerdir iştahsız. Yem torbasını nasıl verdiysem öylece alıyorum. Taylar da zaten epey irileşti. Avluya sığmaz oldular. Nallarına biraz daha alışsınlar da birkaç güne kadar faytona onları koşmalı. Aslında ben de en az onlar kadar yorgun ve yaşlıyım. Keşke benim de bir yedeğim olsa gitmesem işe. Görüyor musun atların bahtı benden açık.”diyormuş.

Sanmayın ki duvara kulak dayadım! Duvarlarımız ortak olduğundan…Arabacının dırdırcı karısı saatlerce adamın başının etini yerdi.

“Verdiğin para yetişmiyor adam! Akşam olduğunda sen, oğulların aç kurtlar gibi sofrada ne var ne yok silip süpürüyorsunuz. Bu kadın, bunları nasıl pişirip taşırıyor, soran yok. Ah canıma yetti, allah canımı alsa da kurtulsam!

”Sonunda da hırsını yenemez ulumayla karışık ağlamaya başlardı. Zavallı arabacı, yorgunluktan, kadının söylediklerine karşılık vermek şöyle dursun olduğu yerde uyuklardı.

İnsan olmak ne kadar karmaşık, onları anlamak imkansızdı. Seviyorlar, sevilmiyorlar, kavuşuyorlar, ayrılıyorlar. Ama sonunda muhakkak ağlayacak bir şey buluyorlardı. Galiba ağlamak zevkli bir şeydi.

Gördükleri kadarıyla; at olmak zordu. Her gün, yolcuları, adanın iflah söken yokuşlarına çıkarmak, indirmek kolay değildi. Bir an, yaşlı atlara acırken sıranın kendilerine gelmesine sevindiler. Başkalarının üzüntüsü onlara sevinç vesilesi olmuştu.

Bu gün arabaya koşulmalarının ilk günüydü, siftah yapacaklardı. Hayatlarına, at olarak yaratıldıklarına, bu adada doğduklarına, sahiplerinin Arabacı Mevlüt oluşuna, gıcır gıcır koşumlarına, gittikçe daha az acıtan nallarına bakıp bir kere daha sevindiler.

Arabacı Mevlüt, heves etmiş, paraya kıymış yeni atlara yeni yem torbası almıştı. Yeni koşumlar bir hoş şakırdadı. Aşkar ve Arap başlarındaki yem torbasını ta içten bir kişnemeyle keyifle salladı. Denizden gelen ılık rüzgarın da etkisiyle yeleleri dalgalandı.

Adanın sahilinde sıra bekleyen atlar arasında en gençleri onlardı.

Kısmetlerine adaya ilk kez gelen iki çocuklu bir aile çıktı. Valizler, sırt çantaları faytonun arkasına yerleştirildi. Tepedeki bir pansiyona gidiyorlardı.

Yol boyunca sıralanmış eski Rum evlerini, evlerin ta çatısına kadar uzanan sarmaşıkları, Erguvanları, öbek öbek Açelyaları, yol kenarındaki yamaçlardan fışkırmış zakkumları gördükçe 17-18 yaşlarındaki kız, arabanın içinde hop oturup hop kalkıyordu. Kızdan bir iki yaş büyük oğlan sadece kulaklıktan gelen müzikle meşguldü. Anne ise, buraya ilk gelen herkesin yaptığı gibi, börtü böceğin, taşın, kuşun anlayacağınız önüne gelen her şeyin resmini çekiyordu. Baba ise arabacıyla sohbette.

Bu aileyi bıraktıktan sonra geriye boş dönmediler. Bu sefer, kısmetlerine epeyce yaşlı bir karıkoca çıktı. Ama bunlar adanın yerlisiydi. Tepede ağaçlardan ve çiçeklerden görünmeyen bir evin bahçesinden birbirlerine dayanarak çıktılar. Adam onları görünce kibarca el etti. Mevlüt Efendi dizginlere asılarak arabayı durdurdu. Arabadan atlayıp hemen ellerindeki minik valizi aldı. Kadının elindeki çantayı da almak istediyse de kadın, kabul etmedi. Arabacı seyyar merdiveni yere koydu. Karıkoca, pürdikkat, arabaya çıkıp oturdu. Arabacı, onları neşelendirmek için bir iki hamle yaptıysa da muvaffak olamadı. Üzgün ve şaşkındılar. O kadar ki dertlerini anlatmaktan bile acizdiler. Kadına, doktorlar karaciğerinde hasar var. Kemoterapi yapmamız lazım demişler. Şimdi neyse o kemoterapiden yaptırmaya gidiyorlardı. Yokuşu inene kadar bir kere olsun başlarını çevirip ne zakkumlara ne erguvanlara baktılar. Sadece ne anlama geldiğini kestiremedikleri birkaç yabancı sözcüğü mırıldanıp durdular. “Metastas mı ne olmuş, sen biliyor musun, oğlum nedir, bu metastas ilaçla gider mi acaba?”Söyledikleri arabacıya ulaşamadan rüzgara karıştı gitti.

Ada akşamüstü, hele geceye doğru ada bambaşka kisveye bürünür. Gündüzün harala gürelesinin yerini gecenin siyahi sakinliği alırdı. Güneş, güne veda ederken martılar sonsuza dek sürecekmiş hissini veren çığlıklarıyla itirazlarını haykırırlar bu vedaya.  Adanın yerlileri birer külah ay çekirdeği veya dondurma alarak sahili adımlarlar. Yoruldukça, üzerinde ”Adalar Belediyesi” yazan kırmızı, tahta banklara otururlar. Gelen geçeni seyreder, çoğu zamanda yakamozlara dalar giderler. Sohbetlerin konusu çoğunlukla bu adada başlayan ve süren hayatları ve onun güzel hatıralarıdır.  Sahile vuran dalgaların şıpırtısı bir müddet sonra ne kadar karşı koysalar da onları uykunun rehavetine sokar. Hepsi, günün yorgunluğunu oturdukları banklarda bırakıp evlerinin yolunu tutardı.

Ada’nın bir kısım sakini vardı ki bunlar restoranların önüne koyulmuş masalara otururdu. Hani şu; rüküş hatunlar gibi süslenmiş, sandalyelerine koca koca kurdelelerle kuyruk yapılmış masalara... Masaların üzerinde envai çeşit mumlar, çiçekler, süslü taşlar… Oturanlara mutluluk bulaştırması için hiçbir şey esirgenmezdi. Buralarda oturanların bir kısmı da adanın müdavimleri, daha çok magazin sayfalarının konuklarıydı. Adanın serin, nemli akşamlarında bu masalarda muhakkak birkaç tanınmış yüze rastlayabilirdiniz. Kadınlar gecenin ışıklarıyla yarışırcasına şıkır şıkır… Her şey mutluluk; mutluluksa yaşamak için. Ya yaşamak ne içindi?

Onları, çoğu kez sabah ezanına denk gelen vakitlerde mutluluğu aradıkları masalardan alırdık. Biz beklerken arabacı, o yaşlı haliyle binbir güçlükle onları faytona bindirirdi. Yolda ya naralar atarlar ya yeni besteledikleri acaip bir şarkıya ya da höyküre höyküre ağlamaya başlarlardı. Pansiyona bıraktığımızda çoğu kez ağız dolusu kusarak merdivenlere yığılıp kalırlardı. O zaman zavallı arabacı ne yapsa fayda etmezdi…Ama onları ortada öylece bıraktığına için için üzülürdü.

Yazın adım atacak yer, kalacak pansiyon bulunmayan ada kışın bir tenhalaşır ki sormayın. O çılgın martılar bile mahzunlaşır adet olsun diye arada bir iki çığlıkla dem tutarlardı. Adanın sahipli köpekleri için keyif keka…Ya bir villada şömine başında ya bir bahçe kulübesinde, sundurmanın altında. Ama sahipsiz köpekler için kış ağır geçerdi. Yazın restoranların dışına kurulan masadakilerin, adaya gezmeye gelenlerin yediklerinin artıkları kışın olmazdı. Onlarda buldukları dükkan dibine, sahildeki bankların altına büzüşür, sabırla yazın gelmesini beklerdi.

Kışın, adanın sadece havası değil, rengi, kokusu da değişirdi. Yaz akşamları sahilde bekleşen atların keskin kokusuna, kışın rastlayamazsınız. Deli bir  Poyraz, yeldire yeldire gelir, at ve gübre kokularını toplar.  Açıklara atar, bırakırdı.

 Halbuki yazın, sahiplerinin esmerliğine çeşit olsun diye binbir renk faytonları seyreden, koşumlarımızın şakırtısını, kişnememizi dinleyen turistler fotoğrafımızı çekerken bir elleriyle burunlarını tutardı.

Adaya gelenlerin durumuna göre bazen gece yarılarına kadar ha babam adanın yokuşlarını arşınlardık eve döndüğümüzde Mevlüt Efendi, kendinden önce bizi rahatlatırdı. Ahırda koşumlarımızı ihtimamla çıkarır, oğulları gibi canımızı acıtmazdı. En sonunda sağrımızı kuru elleriyle sıvazlar sadece bizim duyacağımız bir sesle “Allah’a emanet, bu günü de kazasız belasız geçirdik. Yarın Allah kerimdir…”derdi.

Müşteri olsun olmasın biz, sabah erkenden sahildeki yerimizi alırdık. Üşüyen arabacılar çoğu zaman teneke içinde ateş yakıp ısınmaya çalışırdı. Keyifleri yerinde olursa faytonun arkasından çıkardıkları, isten simsiyah olmuş çaydanlığı ateşe koyarlardı.

Böyle zamanlarda Mevlüt Efendi ortadan kaybolurdu. Nereye kaybolduğunu sadece Aşkarla ben bilirdik. Bir koşu bakkal Mustafa’ya gider, beyaz peynir, zeytin; hatta bazen tahin helvası getirir, ortaya koyardı. Arabacılar Mevlüt Efendi’ye keyifle takılırdı:

-         Ne o Mevlüt Usta, aşka geldin yine?

-         Hay yedi geçmişinin ruhuna değsin!

-         Ağa be, ağa!

Mevlüt Efendi mahçupluğundan dertop olur, zaten kavruk vücudu ufacık kalırdı. Ama bir o kadar keyiflenirdi. Sonra ateşin başındaki yerini alır, alevlere dalar giderdi.

Ne çok isterdi; anasına, babasına her gece dua göndermeyi. Sonra rüyalarında onlardan cevap almayı… Bilirdi ki okuyabilse gönülleri nasıl da hoş olacak. Anası; -belki de ona sağlığında Mevlüt Efendi’nin alamadığı -kırmızı çiçekli fistanı- almış kadar sevinecekti. Hayatta hiçbir şeye kahretmeyen arabacı, zaman zaman bu okuyamama meselesine kahrederdi. Kimsenin olmadığı yerlerde boynumuza yaslanıp ağladığını bile hatırlarım.

-Ne olacak?  Arabacı geldim arabacı gidecem şu dünyadan. Bir arpa boyu yol alamadan… Sizler benden çok iyisiniz. Taydınız, at oldunuz…Ah fukaralığın gözü kör olsun. Ne mektep ne medrese, düştük bir ekmek derdine…

Arabacıyı en iyi tanıyanlar ikimizdik. Ona dışardan bakanlar belki de onu yoz ve hırpani bulurlardı. Üst baş eski, kendini olduğundan yaşlı gösteren iyice kırlaşmış sakalı, üstte ve altta kararmış ikişer dişle, ender de olsa güldüğünde ağzı çürük bir ağaç kovuğunu andırırdı.

Malı da yoktu ki itibarı olsun. Ama biz onun içini biliyorduk.

Bir de; onda herkeste rastlanmayan haller vardı. Adam, hayra yönelik yaşardı. Her yaptığı işte dişe dokunur bir iyilik arardı. Hiçbir şey bulamasa yolun ortasına atılmış taşı alır kenara atardı. Arkadaşları onun bu hareketlerine güler: “Yahu Mevlüt Usta, sen boşa gidecekse nefes bile almazsın!” der, kahkahayı basardı.

Bir keresinde eczaneden göz damlası almış, yeni doğmuş beş altı kedinin çapaktan açılmayan gözlerine damlatmıştı. Ne yaptığını soran arkadaşına: “Küçükken benim gözlerim de aynısı olur, anam ılık su sürer öyle açılırdı.”dedi.

Bizler dahil kimseyi incitecek bir hareket, söz veya bakışta bulunmazdı. Bunun için karısından az azar işitmemiştir.”Senin bu yumuşak başlılığından bir adım ilerleyemedik!” diye bar bar bağırırdı.”

Kulağımın dibinde yürüdüğünden duyardım. Çok kazandığımız günlerde, dudakları kıpır kıpır ederdi.”Layık gördün ihsan ettin, şükürler olsun…”

Bazı günler de ancak ikindiden sonra siftah yapardık. O zamanlar yine kıpırtılar devam ederdi…Kazandığımızdaki şükrünü anlıyorduk ama kazanamadığımızda da aynı duygularla dolması anlamsızdı. Ama dedim ya onda herkeste rastlanmayan haller vardı diye.

-Hadi aşkar biraz kımılda, bak müşteri geliyor. Arabayı sarsalım ki Mevlüt Usta uyansın.

 

 

 HECE ÖYKÜ'NÜN "KASIM -ARALIK" SAYISINDA YAYIMLANMIŞTIR.

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !