BAYBURT NE YANA DÜŞER

              BAYBURT NE YANA DÜŞER                  

                                                                                                                                  İffet oral

Çoğu zaman, seher vakti fırlardı, ruhların efsunlandığı küçük ölümden. Her neyse gördüğü…Kan çanağına dönmüş gözlerle, taze mezardan diriltilen ruhlarcasına pür telaş, koşardı cama.

Bu kez yine öyle oldu. Koca dünyada bir başınaymışçasına –ahaliyi hiçe sayarak- pencereyi bir çırpıda yukarı kaldırdı, sürgüyü sabitledi. Uykunun sarıp sarmaladığı vücutlarını idareden uzak, odadaki biçareler, gerinmenin en tatlı yerindeyken o, pencereden yarı beline kadar sarktı. Gençliğinin yeşilini hala muhafaza eden gözleri, ötelere uzandı. Ulaşamadığı uzakları, yakın edercesine, pörsümüş, incecik boynunu alabildiğince uzatarak, avucuna sıkıştırdığı tülbentle alnını kuruladı.

Evin karşısındaki akardan sabah namazına hazırlanan dünün delikanlıları birazdan göreceklerinin sıkıntısıyla kıvrandı.

Hey gidi günler! Birlikte nasıl da oynarlardı köy meydanında, şimdi kendileri ak sakallı dede olmuştu. Ya onun hali!

Çocukluğundan beri onu bir köşede, sakin, kendi halinde hiç görmemişlerdi. Cevvallik, bu kızın hamurunda vardı. Köyün kızları hanım hanımcık, biraz da kırıtarak suya giderken o; çeşmeye bile sanki çeşme kaçıyormuş gibi aceleci adımlarla gider gelirdi.

Oluktan, gönlünce akan suda bakraçlarını çalkalardı. Çeşme taşlarına çarpan bakırların çıkardığı çın çınlar Nefise’nin karakterini sergilerken delikanlıların yüreğinde farklı makes bulurdu. Gönülleri titreyenler ne yapar eder, yolu uzatmak pahasına,  çeşmenin yakınından dolanmadan edemezdi. Belki bir mavi bakış, bir tebessüm… Umut işte!

Kuşaklarından çıkardıkları kanaviçe işlemeli, kim bilir kimden yadigar, koca çevrelerle; yüzlerini, enselerini sanki bu işi ilk defa yapıyormuşçasına itinayla kurulayan ihtiyarlar sese bakmadan da edemedi.

O, sadece bakan gözlerle camdan yarı beline kadar dışarıda, bir müddet ufku taradı. İki eliyle sıkıca kavradığı pencerenin pervazından güç alarak sıska, tükenmiş vücudundan beklenmeyecek kudretle:

”Baybuuurt, yıldırımlara gelesiiin! Yaktın, kavurdun beni!”

Ünü çıktığınca haykırdı. Tutuklaşan hançeresini kuvvetlendirmek için nefeslendi. Kaynağı belirsiz bir güçle yumruk yaptığı kuru, kupkuru elini, artık son raddeye gelen hırsla, boşluğa salladı:

”Ne yaptın benim Memet’imi, ver benim Memet’imi ver, ver, veeer!”

Canhıraş haykırışın sonu genellikle hırıtlılarla kesilirdi. Bu defa da pili bitiveren oyuncaklar gibi cama yığılıp kaldı.

Kocasını, ardından Memet’ini, en kıymetlisini, askere yolladığından beri hali hal değildi. Hiçbir derman kâr etmiyordu ona. Evdekiler de köylü de çaresizdi. Günbegün kötüye gidiyor, bu gidişe kimse müdahale edemiyordu.

Oğlunun gidişinden sonra kuyulara tıkıldı. Sustu. Sustukça, içini sarmaşıklar, ısırganlar, adını bilmediği yabani otlar sardı. Çıkmak istedikçe, kuyu onu içine içine içine çekti.

Allahı var, hiç vurdum duymazlığını gören olmamıştı. Ne yapar eder düğümleri çözerdi. Köyde, kavgalıları barıştırır, ayrı düşenleri birleştirirdi. Aklının henüz ona ihanet etmediği demlerde kendine dert yananları sabırla dinler, gönüldeki ateşlere bir avuç su serpmeden bırakmazdı.

Ona göre; dermanı yazılmamış dert yağmazdı. Üzüntü de, sevinç de erimeye mahkumdu nasıl olsa. Bu yüzden Yunus’ça “Ne varlığa erinir, ne yokluğa yerinir.” Yaşar giderdi.

Fakat bu defa“Terzi kendi söküğünü dikemedi.”

Onca kurşun dökmeler, okunmuş sular, sudan geçirmeler, en kısası bir kulaç muskalar…Fayda vermedi. Girdiği dehlizlerden yol bulup çıkamadı. İçindeki yumakları açmaya çalıştıkça onlar kördüğüme dönüştü.

Sonunda onu kendine bıraktılar. Gönlünce yedi, gönlünce gezdi. Hiç dokunmadılar. Kâh aşağı köyde,  kâh yukarı köyde, kâh değirmen yolunda gördüler. Yalnız, gün akşama kavuşmadan harıl harıl eve gelir. Yatağındaki –sadece kendinin gördüğü- birinin üstünü örter, ona hasta olmaması için tembihlerde bulunur, konuşa konuşa, olduğu yere sızar kalırdı.

Oğlunun, babasını artık iyice andırmaya başladığı yıllardaydı. Köye çıkan iki jandarma Mehmet’e ve onun arkadaşı Ahmet’e birer kağıt uzattı. Kağıtta “Üç gün içinde hareket edecek olan 27.Alay’a ulaşmaları ve ona katılmaları.”emri yazılıydı.

“Bu kağıt devlet evrakıdır, kaybedersen devlete karşı suç işlemiş olursun!” diye son bir tembihte bulunan jandarmalar başkaca da bir şey demediler. Nasıl, neyle gideceklerdi? Zaten onlarda sormaya çekindi.  Jandarmalar mütevazı ikram sofrasından kalkıp, geldikleri yoldan yine yürüyerek uzaklaştı.

Mehmet, avucunda sıkıca tuttuğu, terden ıslanmış “devlet evrağını” dikkatlice katlayıp boynundaki muskanın içine yerleştirdi. En emin yer burasıydı.

Ertesi gün yola çıkarlarsa ancak yetişirlerdi. Yani önlerinde sadece bir geceleri vardı. Anaların eli, ayağı tutmaz oldu. Ablalar, yengeler yetişti yol hazırlığına. Yol hazırlığı da atla deve değildi hani. Kara kazan, ocağa atıldı. Bir saat geçmeden su fokurdadı. Hamamlık hazırlandı. Anaları el dokuması keten içliklerin en yenisini çıkardı sandıktan. Onlara demeden içliğin içine bebekken oğullarının sırtına taktıkları çörek otu ve nazar boncuğu konmuş ufacık bir muskayı diktiler. Ne olur ne olmaz, “Elemtere fiş kem gözlere şiş.”ti.

Nefise, Ahmet’in anasıyla sabah namazında Karaköselerin Osman’ın kapısını çaldı. Geçen yıl, yediği sarıçiçekten zehirlenen koca mandanın, ahırın dışına kuruması için gerilmiş deriden, sadece iki çarıklık istediler. Aldıkları derileri, köyün çarık ustası amâ Ümmet Emmi’ye götürdüler. Ümmet Emmi, oğlunun askerden gelen“Kaydı düştü.”haberinden beri asker çarığı yapmıyordu. Mehmet’le Ahmet’i çocukluğundan beri tanır ve severdi. Onları geri çeviremedi. Bir heves kalktı, kızılcık değneğiyle yoklayarak evin önündeki üzeri düzlenmiş kütüğün önüne bağdaş kurdu. Değneğini gerektiğinde kolayca alabileceği bir yere yasladı. Anasının çoktandır sakladığı oyuncağına yeni kavuşmuş bir çocuk kadar içi kıpır kıpırdı. Kütüğün üstünü kırık çalı parçalarını andıran karga burga parmaklarıyla yokladı. Diğer elini Nefise’ye uzattı: “Ver bakalım.”dedi. Eline aldığı deriyi kulağına yaklaştırıp iki eliyle aşağı yukarı büktü, kokladı :”Olmuş, olmuş hazır .”dedi.

Kimse birbirine demedi ama gece hiçbirini uyku tutmadı. Nefise, sabaha kadar kocasıyla uğraştı. Onu bir yerlere uğurluyor, ama kocasının çarığının birini bulamıyor. Sandıktan damatlık kuşağını çıkarıyor. Kocasına kuşağı sarmaya yardım ediyor. O sardıkça kuşak açılıyor, sardıkça açılıyor. Sonra kuşak yılan olup ayaklarına dolam dolam oluyor. Velhasıl uyuduğuna uyuyacağına bin pişman, uyandı. Saçlarının dipleri sırılsıklamdı. Gelecek sıkıntıların teri peşinen mi çıkıyordu ne?

Mehmet, uyumayı başaramadığından hiçbir rüyanın kapısını da aralayamadı.

İki delikanlı alaya yakın bir köye geldiklerinde soluklanmak için durdu. Mehmet, anasının köy dokuması, keten sırt çantasına koyduğu, koca bir teker peyniri ve keten peşkire bohçalanmış saç ekmeklerini çıkardı. Birden köy, anası, yengesi bir de köpeği Arap seğirtti gönlünden. Arap o kadar kızmaya, taşlamaya aldırmadan komşu köye kadar peşlerinden gelmiş, sonra başı arkada geri dönmüştü. Burnunun direği sızladı.

Farkettirmeden Ahmet’e baktı. Çocukluktan beri tadına doyamadığı güreşlerdeki rakibi, Sarı Ahmet burada da yoldaşı olmuştu. Yüzünde eğreti bir gülümsemeyle birlikte  kalın bir dilim peynir uzattı ona.

Çocukluk derken uzak gibi görünse de ne kadar yakındı… Ahmetle, babalarından kaçırdıkları taylara deli düzde eyersiz,  gemsiz binmeleri geldi gözünün önüne. Köyün dışından köprüye kadar dörtnal yarışırlar ama güreşte olduğu gibi bunda da yenişemezlerdi. Tayları koşturdukları anlaşılmasın diye tayların terini soğutmadan dönmezlerdi köye.

Sonra inatçı ceviz ağacı…Her yıl olanca cevizini dallarının altından geçen ırmağa silkelerdi. Ahmetle beraber ırmağa girer, cevizleri akıntının elinden kapmak için delice uğraşırlardı. Buldukları her cevizden sonra zafer çığlıkları atarak… Bütün cevizleri topladıklarına kanaat getirince ağacın tepesine tırmanır, ırmağın en derin yerine çivileme atlarlardı.

Yol yorgunluğu, geçmiş günlerin rehavetiyle sarmaş dolaş oldu. Azıklarını yedikleri ağacın altına uzandılar. Geçmişe olan gezintilerini rüyalarda sürdürdüler.

Nefise, bilmem ne cephesinde görüldüğü haberinden başka hiçbir haber alamadığı kocasından sonra, oğlunu uğurlarken akıl etmiş onun gideceği yeri sormuş ve aklına kazımıştı. Oğlu Bayburt’a asker olmuştu. Kocasının yerini bilememiş o da dönmemişti. Ama oğlunun yerini hemen ezberledi. Oğlu Bayburt’a gitmiş ve oradan dönecekti. “Dönecek.” Derken inşallah demediğini fark etti. İçi cız etti.

Köyün hocasını gördükçe sordu:

”Bayburt ne yana düşer hoca?”

 Hoca onun soracağı şeyi bildiği halde; her seferinde ilk defa duyuyormuş gibi dikkatle dinler ve sakalını ovuşturarak biraz düşünür-en iyi bildiği yön olan- Kıbleyi gösterir:

“Teee şurda…”derdi.

Bu bildik, saran cevap gün boyu onun içini sıcacık tutardı.

Ama gün uzaklaşıp, el ayak çekilince Nefise’nin gece hayatı başlardı. Oğlunun giderken çıkardığı, kokusu gitmesin diye yıkamadığı, keten iç gömleğe sarılır, onu açar, katlar sıvazlayarak uykuya dalardı.

Oğlunun yokluğu; zaman geçtikçe katmerlenmekle kalmadı, kendini unutturmamak için elinden geleni yaptı. Onun yokluğuna bir isim koymak, yokluğuyla barışıp öyle yaşamak istedi ama olmadı. Hiçbir şey onun yokluğunu anlatmaya kafi değildi. Kocasının boşluğuna yani hayatının merkezine oğlunu oturtmuştu. Şimdi o da gidiverince vidası yerinden fırlamış araba tekeri gibi yerini, yönünü yitirmiş, dağılmıştı.

 Ne konuşulsa, ne anlatılsa laf, bir yolunu bulup oğluna geliyor, ne düşünse düşünceleri pervaneler gibi ona üşüşüyordu. Aslında kendini koyuvermiyor, gücü yettiğince direnmeye çalışıyordu. Ama içindeki lüzumsuz kabadayıya söz geçiremiyordu işte! Ne zaman zayıf anını yakalasa akrebin kıskacında sorularını sıralıyordu.” Neden senin kocan, senin oğlun, kime ne zararın vardı ki?”

Onun yokluğu bazen de; acısına dayanamayıp biraz önce çektiriverdiği dişinin geride bıraktığı kapkara bir kovuk gibiydi. Yoktu ama hala ağrı veriyordu.

Önceleri bu sıkıntısını Ahmet’in anasıyla paylaştı baktı ki o da kendinden hırlı değil. Vurdu kendini tarlaya tapana…Güneş batana kadar tarlada didindi eve gelince  yorgunluktan takati kesilip bir köşeye sızdı, kaldı.

Hasretini, en değerli takısı gibi gönlünün mahreminde sakladı. Öyle olur olmaz yerde yok çeşme başında, yok çamaşır kaynatırken… ona buna açıp sohbetlere çeşni yapmadı. Güya üzüntüsünü paylaşmak ister gibi alttan alta ağzından laf almaya çalışan karıların kapanlarına tutulmadı. Hiç saymadı ama epeyce yıl geçti aradan.

Kaç zamandır, köyü sokak sokak, ev ev dolaşan fısıltı, artık fısıltı olmaktan vazgeçmiş, kurşun gibi bir sessizliğe bürünmüştü.

 Çeşmeye suya gittiğinde, kadınlar; kahvenin önünden hızlı adımlarla geçerken kahvedeki adamlar, hatta yolda kaydırak, dokuztaş oynayan çocuklar bile Nefise yanlarından geçerken oyunu bırakıp susuyordu. Sokağa yeni atılmış bir köpek yavrusuna bakar gibi acıma akan bakışlarla güya fark ettirmeden kendisini süzüyorlardı.

“Ne olmuştu bu köylüye, oğlu askere gitmişse gitmiş, kiminki gitmiyordu ki?”

İyice daralıp eve köye sığamadığında yaptığı gibi köyün girişini en iyi gören Hıdırlık tepesine çıktı.

Bu tepede kalabalıktan uzaklaştıkça, birine yakınlaştığını ayan beyan hissediyordu. Bu yüzden yalnız olduğu halde yalnızlığı duymuyordu.

Çocukluğundan da gelen bir alışkanlıkla bulutları seyre koyuldu. Bulutlar kâh kocasının kâh oğlunun suretine büründüler.

 İşte şu, minarenin ucundakiler; sünnetinde oğlunun at üzerinde gidişi. Biraz aşağıdakiler kocasıydı; ekin biçmiş, yorulmuş, kendisinin getirdiği testiyi kafasına dikmiş, su demir gibi. Aha yol tarafındakilerde, köyün çocukları halka olmuş körebe oynuyor. Oğlu ebe olmuş. Gözünde kendisinin kara tülbenti, tülbentin ucunda pıtır pıtır boncuklu çilek oyaları sallanıyor. Gördüklerinin bir tek sesleri gelmiyordu. Yoksa her bir şeyleri tastamamdı.

Bulutlar nasıl da telesiyordu. Sanki bir yerlerde bir şeylere yetişmek için pür telaştılar. Hayatta böyle değil miydi? Karşı yakadan ne zaman gelin gelmiş, ne zaman oğlu doğmuş, ne zaman kocası, oğlu askere gitmişti. Her şey, bulutların birbirini kovalamacası gibi yaşanıvermişti. Halbuki ne çok hoşuna giderdi doya doya yaşasa doya doya seyretse. Ama olmuyordu işte, bulutlara söz anlatmak ne mümkündü, hem onlar da emir kulu değil miydi!

Son günlerde burayı mekân eylemişti. Yıllardır gelmeyen haber bu gün gelecekmiş gibi ısrarla yolu gözlemeye başladı. İçi bir hoş kabarıp durdu.

Oğlunun ne olduğunu, nerelerde kaldığını, allah korusun, ölü mü  sağ mı olduğunu  inat edip hiç kimseye sormamıştı. İçin için yanmış, kavrulmuş yine de sormamıştı.

 Bu kez neyi eksik etmişti de oğlu gelmemişti bunu delice merak etti.

Yüzünü iki avucunun arasına bıraktı. Oğlu gittiğinden beri biriken, içini dert gölüne çeviren yaşlarını koyuverdi. Hiç karışmadı akmalarına. Kılını kıpırdatmadı. Öyle dizlerine vurup göğsünü de dövmedi. İçinde birikmiş bulanık, kirlenmiş, ne varsa aktı gitti.  Salt acısı kaldı geriye. Birbirini ilk defa görüyormuş gibi acısıyla bakıştılar. Birbirine aktılar. Bildiler ki bundan böyle en kadim dostuydular birbirlerinin.

Koynundan çıkardığı koca bir bez parçasıyla yüzünü gözünü sildi. Yağmurdan sonra aniden açılıveren güneş gibi içi, onun dışa açılan penceresi,  gözleri parlayıverdi.

Koca bir tarla ekini sürmüş, biçmiş de tarlanın kenarında oturur bulmuştu kendini.  Yorgun, ama o kadar da ferahlamış... Kendini saran mahmurlukla birlikte tepeden aşağı yollandı. Düze inince hızla köprüye yöneldi. Köprünün kırık korkuluklarına yaslandı. Sakince akan dereyi seyretti. Derenin kenarındaki taşların üzerinde güneşlenen koca gözlü kurbağalarla bakıştı. Ayağının altından bir kertenkele korkuyla seğirtti. Hemen yanındaki defne dallarından bol yapraklı ve uzunca bir dalı koparttı. Defnenin kokusunu içine çekerek köye doğru hızla yürümeye başladı. Defnenin kokusu coşkusunu iyice arttırmış, nerdeyse koşar adım gidiyordu. Kahveyi hızla geçti. Fısıltıları duymazdan geldi. Caminin bahçesine girdi. Hoca ortalıkta yoktu. Caminin kapısının önü ayakkabı doluydu. Caminin yan camlarından birinin aralığından hocayı görmek için içeri baktı. Hoca ateşli bir şekilde vaaz veriyordu. Pencerenin aralığından çekilmek istedi. İçerden gelen ses kulaklarına asıldı kaldı.

“Peygamber Efendimizin zamanında sahabeden birinin evlâdı vefat etmiş. Anne, babanın Allah’a isyan etmesini engellemek için, önceden eşini hazırlamak istemiş. Eşi eve geldiğinde şöyle demiş: “Birisi sana bir emanet verse sonra da onu geri istese ne yaparsın?”

Sahabe: “Emaneti sahibine geri vermek üzerimize vazifedir” demiş.

Hanımı da “Allah bize verdiği emanetini geri istiyor, vermemek olmaz değil mi?” diyerek eşini imansızlıktan ve Allah’a isyan etmekten kurtarmış. 

İşte böyle kardeşlerim Allah bizi, gün gelir malımızla, gün gelir evlatlarımızla imtihan edebilir. Madem ki Malikel mülktür, veren de odur, alan da o. Kimin malının hesabını kimden soruyor, kimin malını kimden kaçırıyoruz ki? Eğer gerçek sahibi olduğumuzu sandığımız şeylerin sadece emanetçisi olduğumuzu hatırdan çıkarmazsak onların sahibine iade vakti geldiğinde tahammül ve sabrımız da o denli kavi olur.”

Nefise Nine“Malikel mülk” dedi ve pencerenin dibine öylece çöktü. Tamamdı işte içindeki oyuğu dolduracak olan buydu. O, mülkün sahibiydi. Mülk dünyaydı, mülk canıydı, mülk kocasıydı, mülk oğluydu” ötesi fasa fisoydu.

 Çöktüğü yerden kalkmaya yeltendi yapamadı. Delice bir huzur kaplamıştı her yanını yaslandığı duvara iyice yerleşti. Gözlerini yumdu. Eliyle göğsüne bastırdı. Kalbinin gümbürtüsü duracak gibi değildi.

Cemaat camiden çıktı, dağılmaya başladı. Nefise Nine’yi duvara yaslanmış görenler ya görmezden geldi, ya da alışkın bakışlarla süzüp geçti.

Nefise Nineydi işte, kimbilir yine hangi alemde ne hallerdeydi!

Onların ardından Hoca çıktı. Hoca Nefise Nine’yi görünce :“Hoş geldin Nefise Nine. Hayırdır? Buyur gel çardağın altında oturalım.” dedi.

Nefise Nine değneğine dayandı bir hamlede yerden doğruldu. Üstü başıyla birlikte oğlu gittiğinden beri üzerine sinmiş hüznü, umutsuzluğu, bıkkınlığı da silkeledi. Bir rahatladı bir rahatladı. Kendi de şaştı bu haline. Gözünün, gönlünün önünde nicedir biriken sis sıyrılıvermişti. Bir sıcaklık bir ışık kaplamıştı her yanını. Yıllar önce içinde yitirdiği bir dostuna yine içinde kavuşmuş onunla hemhal olmuştu.

 ” Hoca, yarın oğluma ve arkadaşı Ahmet’e mevlüt okutalım.”dedi.

Hocanın cevabını da şaşkınlığını da beklemeden kalktı, köyün içine doğru yöneldi. Kahveye geldi. Kahvede oturanlar hiç oralı olmadı. O, değneğiyle kahvenin önünde bulunan bir masaya birkaç kere vurdu:

“Hele buraya bakın, yarın camide oğluma ve Ahmet’e mevlüt okunacak, siz de gelin!” dedi.

Yürümesindeki cevvallikten, yitirdiği gençliğinin, aklının yeniden tezahür ettiği açık açık görülüyordu. Toprağın tozunu attıra attıra giderken elinden hiç bırakmadığı sopasını da kaldırdı çalıların içine doğru fırlattı.

 

 

 

 

 

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !