HECE ÖYKÜ 2010 NİSAN-MAYIS SAYISINDA ÖYKÜM

 

                                       YEŞİL TEBESSÜM   

                                                                                                                                                                                                     İffet ORAL

Adım gibi biliyordum ki gözetleniyordum. Kanatlı koca kapıların, çiçekli basma perdelerin önünden her geçişimde bir şeylerin ardında olduklarını kuvvetle hissediyordum.

Hem öyle bir kişi de değil! Hani Bremen Mızıkacılar vardı ya! Eşeğin üzerinde köpek, köpeğin üzerinde kedi, kedinin üzerinde…İşte onlar gibi.

Köyün sokaklarından geçerken arkamda bıraktığım her ev beni gözetliyordu. Hem de kucaklarında bebekleri, bastonda neneleri, tek tük görücülerinin gelmeye başladığı kızları hatta kapı aralığındaki pisikleri(kedi) ve kapı önlerinde tafralarından yanına yaklaşılmayan culuklarıyla(hindi).

Onları yakalamak için birkaç hamlede bulundum bulunmasına ama onların kaç göç hususunda büyükannelerden, ninelerden gelen kabiliyetlerine yetişmek ne mümkün!

Başımı aniden geri çevirdiğimde ya kapı aralığından leçek oyalarını ya da hızla çekilen tülün ardından sadece kınalı bir iki parmağı görmek kalıyordu bana. O kadar ki bir zaman sonra, vücutlarının olup olmadığından şüphelendim.

Köy minibüsünden yere ayak bastığınızda onca dikkatinize rağmen ayağınızı sinsice sarıveren çamur, kerpiç evlerin tepesinde Mevlevi külahı misali yükselen tayalar,(saman yığını) evlerin önünde kubbecikleriyle fırınlar, avluların köşesinde olanca azametiyle yükselen tezek yığınları, herhangi bir köşe başında aniden burun buruna gelebileceğiniz ineklerin ve yanlarındaki şımarık buzağıların kuyruklarına bulaşmış gübre ve çamur kirli sarıydı.

 Sonraları gördüğüm -yaşlı mı genç mi kestiremediğim-sürekli kaçar adım yürüyen ihrama bürünmüş kadınların ihramı da… velhasıl her yer kirli sarıydı.

Anayola indikten bir kilometre sonra varılan kireç sıvalı, kırmızı kiremitli köy okulu ve köylü ustaların yapımı olduğu aşikar, camii de köyü istila eden bu renkten kurtulmuş mekanlardı.

İhramlar birbirinden sadece birkaç ton farklı. Hepsi kendinden desenli, birbirinin aynı ve dışa kapalı; ama bu kapalılık tek düzelik her dem tazeliğini koruyan kınalı ellerle bozuluyordu. Arada bir kayan ihram, kuğu boynunu andıran ellerle pürtelaş düzeltilirken kendini göstermeye can atan burma bilezikler ve onların pervasız şıngırtıları ortaya salınırdı. Bu şıngırtılar her ne kadar ötekilerin yüreklerine diken olsa da…

Kirli sarının hakimiyetini hiçe sayanlar da yok değildi. Çamurla haşır neşir lastiklerin içinde, zarafetinden bir şey kaybetmeyen nakışlı yün çoraplardı, onlar ihramlara inat rengarenk ve şıkır şıkırdı.

Bazı günler önüm sıra yürüyen kadının kendisi değil ama ihramla kara lastikler arasındaki bir karışlık kısım beni peşine takar ve bana gideceğim yolu şaşırtırdı.

Üstüne çamur sıçratmak istemeyen, titiz biri edalarında yürürken aslında pür dikkat kesildiğim, önümde seken kadınların çorap nakışlarıydı. Üstlerine giydiklerinin renginde ne kadar koyuya kaçıyorlarsa; çoraplarda alabildiğine rahattılar. Çoraplarda; envai çeşit çiçekler, tersli yüzlü kalpçikler, minik kutucuklar, yıldızlar, zigzaglar, serçe ayakları…İster istemez içimde engel olamadığım bir merak başını uzatır.“Bu kapalılık mı güzelliklere; bu güzellikler mi kapalılığa sebep oluyor.”diye sorardı.

Ufukla nerdeyse birleşmiş bir düzlükte kurulu bu köy, gariplikten çok umursamazlık içindeydi. Varlığını her fırsatta ustalıkla hissettiren fakirlik, terk edilmişlik, bakımsızlık; köyün ve içindekilerin hayatında asla birinci sırayı alamamıştı. Çocuğundan en yaşlısına kadar onları sarmış olan kanaatperverlik; onlar için hayata karşı dert geçirmez bir zırh olmuştu.

 İlk günlerde “köy” sonraları”“köyüm” olan bu yer; bu haliyle “ Doğu’nun ücra bir köyünde öğretmenken…” diye başlayacak bir öykünün girişine ne kadar da münasipti.

Sınıftan baktığımda okulun bahçesinde, lastiklerinin çamuru yıkama sırasındaki öğrencilerin, musluğun buzunu kırdıktan sonra iplik gibi akan suda mora çalan parmaklarla inatçı çamurları sıyırmalarını içim ürpererek seyrederdim.

Eksi on beş derecede, başlar açık, dudaklar morarmış, yanaklar ateş kesilmiş…Kimin umurunda! Parlattıkları lastiklerin ve çizmelerin keyfiyle kıkırdayarak, onlar sınıfa girerken sobaya en irisinden bir tezek atardım. Hangi borudan geldiğini anlayamadığım duman yine sinsice sızmaya hazırlanırdı. Bilmiyor ki onu birazdan Ökkeş Efendi’ye şikayet edeceğim.

Ben nerdeyse sobayı kucaklayacakken çocukların, soğuğu zerre kadar umursamayan vurdumduymaz tavırlarla yerlerine oturmaları sinirime dokunurdu.

-Gelsenize sobanın başına! Diye seslendiğimde:

Hiçbiri yerinden kımıldamadığı gibi yetmişlik dede edasıyla hepsi beni öğütlerdi. Nerdeyse koro halinde:

-Olmaz.

-Neden olmasın Haydi herkes soba başına!

Arada bir gülen ağırbaşlı erkek çocuklar bile kızların gülmesine katılır:

-Olmaz hoca! Soyuktan gelende ateşe tez yanaşmak olmaz.

Bu konuşmaya soba, sızan dumanıyla katılırdı. Bozulduğumu gizlemek ve konuyu dağıtmak için:

-Ökkeş efendi’yi çağırın bakalım, sobanın ne derdi varmış?

Arkadan bir öğrenci fırlayıp Ökkeş Efendi’yi getirdi. Hademe sınıfın kapısından baktı, teşhisi koydu ve çözüme gitti. Bu arada duman iyice yayılmış gözlerimizi yakmaya başlamıştı. Pencereyi açtık. Çok geçmeden Ökkeş Efendi havarilerin kutsal metinleri taşıması gibi iki elinin arasında  uzunca ıslak bir bez parçasını getirdi. Çektiğimiz sıranın üzerine çıktı. Bezin bir ucunu duman çıkan yere yapıştırdı. Kalanını da sargı bezi  gibi boruya itinayla sıkıca sardı. Bezden hafif bir duman ve taze ekmek kokusu yükseldi. Öğrencilerimin yanında bir kere daha cahil duruma düşmemek için hademenin kulağına; beze ne sürdüğünü fısıldadım. Ökkeş Efendi, bir öğretmene anlatıyor olmanın ağırlığı ve ihtimamıyla:

-Evvelden unu bir kaba dökeceksin . Sonra bol tuzla karacaksın. İki  yumurtanın akını da kır. Yavaş yavaş suyu kat, hızlı hızlı karıştır. Katı yoğurt kıvamına gelende beze sür. Aha hepsi bu.

Ökkeş Emmi’nin usta tiyatroculara taş çıkartan el kol hareketleriyle verdiği tarifi öğrenciler bıyık altından dinledi.

Duman kesildi, ders başladı.

Bu köyde sanki elimde Alaaddin’in sihirli lambasıyla dolaşıyordum.

Bu köyün her sokağından, kapısından, penceresinden şimdiye kadar rastlamadığım bir şahsiyetin fırlayıvermesi hiç de şaşılacak bir şey değildi.

Bazen, ikindiye doğru evlerin bahçesinden semaverlerin ürkek dumanları yükselir, duman  tandırda pişen yufka kokusuyla birleşir, birlikte önümü keserlerdi. Kokunun geldiği yönü kestirmeye çalışırken elini yakmasın diye beyaz bir beze sarılmış ekmekle arkamda sessizce bekleyen çocuğu fark ederdim.

Bir de köylü ve öğrencilerin, bahsi geçtiğinde yüzlerini saygı dalgasının kapladığı “efe”leri vardı.  

                      ÖYKÜNÜN DEVAMI "HECE ÖYKÜ "DERGİSİNDE

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !