HECE ÖYKÜ 43 ŞUBAT MART-2011-ÖYKÜ

 

                                                 MENEKŞE İSTASYONU

İffet ORAL     

Kasıklarına düşmüş, kirden pasaktan rengi kaçmış kotunu bir eliyle yukarı çekerken burnunu, koluyla boydanboya zevkle sildi. Henüz hızlanmamış vagona atladı. Aynı anda vagonun sürgülü kapısının bir yanına sırtını, karşı yanına ayağını dayadı. Trene yetişmeye ve kendisini yakalamaya çalışan güvenlik görevlisine herkesin göreceği şekilde sıkı bir el hareketi çekti.

Tren yolculuk ritmine girdi. Güvenlikçilerin bağırtısı rayların tıkırtısında eridi.

“Lan bu defa çok kolay oldu!” diye geçirdi içinden.

Hususi sivriltilmiş, serçe parmağının tırnağını ağzının kenarına sıkıştırıp öyle bir üfledi ki ıslık, vagonu çınlatmakla kalmadı, vagonun dışında koşturmakta olan diğer çocuklara da aynı keyfi bulaştırdı. Çocuğun, kapanmasını engellediği kapıdan diğerleri paldır küldür atladı. Düşenler; gülmekten, içeri atlamanın keyfinden mayıştı bir türlü toparlanıp kalkamadı.

En fazla on altı gösteren, kapıyı tutan esmer oğlan, yerdekilerin en tıknazına kapıyı teslim etti. Vagondakilerin kendisini pür dikkat seyrettiğine emin olduğu halde kimsenin gözlerine değmedi. Kapıyı tutma görevini gururla teslim alan tıknaz oğlan, düğmeleri kopuk gömleğinden görünen göbeğini kaşırken yılıştı:

“Reis! Yedi Kule’ye kadar bu vagonda kalalım mı?”  

Reis, belli ki vagona ilk atlayan çiroz oğlandı.

Reis bir hamlede vagonun dışına sarktı, vagona dışarıdan bir eli ve bir ayağıyla tutundu.  Gözlerinde ender rastlanan parıltılar şavkıdı. Hiç kimseye yakınlık duymadığı bu şehirde hatta bu dünyada kendini en hafif, dokunulmaz hissettiği yer burasıydı. Burada kuşlara imrenmiyor, her derdini rüzgara veriyor,  midesini bulandıran sigaraya batmış nefesini burada arındrıyordu. O kadar ki bir gün gönüllü ayrılacağı dünyadan geriye, sadece bir iki istasyonluk bu kaçak gidişlerin tadı kalsın istiyordu.

“Vagonu dışarıdan seyretmenin tadı bambaşka.  Dünyanın tepesine çıkmışsın da oradan dünyayı seyreder gibi.  Şu oturanlara bak birazdan onlara neler yapacağız ama  hiçbiri gıkını çıkarmayacak. Adamların kucaklarına otursak görmezden gelecekler. Onlar görmezden geldikçe biz daha da kuduracağız. Kör bir terazi işte! Madem siz bizi görmezsiniz, yaşamış mıyız, gebermiş miyiz umurunuzda değil. Biz de buraları kuytuları mesken tutarız abi!” diye için için haykırdı sessizce. Bir kere daha ikrah etti kendinden.

Aslında çöp bidonlarının dibinde yiyecek arayan ıslak ve kirli bir kedi yavrusu kadar okşanmaya muhtaçtı. Yok, okşamasınlar. O tırmalayacak olsa bile parmaklarının ucunu değdirseler yeterdi. Bu okşama için çöp torbalarından çıkacak yarısı yenmiş bir köfteden, hatta  sıyrılmış bir tavuk budundan bile vazgeçebilirdi, ama nerde…

 Bunları düşünürken rüzgar saçlarını darmadağın etti. Trenden düşebileceğini hiç umursamadan bir eliyle saçlarını geriye attı. Aynı anda vagonda bir genç kızın eline ağzına kapatarak çığlık attığını gördü.

Trenin dışında olduğundan arkadaşının sorusunu da kızın çığlığını da duyamadı. Göbeğini kaşımayı sürdüren çocuk, sorusunu tekrarladı. Yine cevap alamayınca elini ağzına boru yapıp ”Ben senin…”   diye okkalı bir küfür savurdu. Reis bu küfrü de duymadı.

Vagonda olan biteni güya fark ettirmeden seyreden,  bir grup kadın küfrün şiddetiyle sessiz çığlıklar atarak koltuklarına büzüldü. Erkekler ise kızgınlıklarını belirtecek şekilde başlarını iki yana salladı. Hepsi o kadar. Bir iki erkeğin güya müdahalesini yanındaki kadınlar engelledi.

En azından diğer durağa kadar vagona hükmetmenin keyfini doya doya yaşamak isteyen çocuklar bu defa vagonun ortalarına doğru ilerleyip birbirlerini yolcuların üstüne itiştirmeye başladı. Olanlara, kayıtsızlığı çözüm olarak gören yolcular, dikkatlerini camdan dışarı vererek olanları duymamaya, görmemeye çalıştı.

Yolcuların kayıtsızlığı çocuklarda kamçılanan hayvan etkisi yaptı. Artık zıvanadan çıkmak için ustaca bahaneler bulmaya başladılar. Burnunu karıştırmayı sürdüren biri, gözlerini yumdu, elini yolculara açarak kendince bir nağme tutturdu:

-Abiler, teyzeler  beni görmeden geçmeyin. Yardımlarınızı esirgemeyin. Evde yatalak anam, sekiz kardeşim beni bekliyor.

Diğer çocuklar pek hoşlandıkları bu tanıdık sahneyi birbirlerini yumruklayarak,  kahkahalarla seyretti. Vagonu istila edenlerin en küçüğü, yolcu çocuklardan birinin okul dosyasını yarı müsaade isteyerek  çekti, aldı. Dosyası elinden giden çocuk, sadece gözler kocaman açılarak yapılan sus işaretine uydu. Dosyayı alan çocuk,  elinde tepsi taşır gibi tuttu. Sesini inceltti, kör taklidi yaparak yolcuların arasına daldı.

-Beyefendiler, hanımefendiler! Çiçeklerim var, taze çiçeklerim var. Almaz mısınız? Güllerim, karanfillerim var.

Vagondakiler gülmekle ağlamak arası gitti geldi.

Reis vagonun dışından  ustaca bir manevra yaparak açık kapıdan  vagona atladı. Kapıyı tutma işini devraldı.

Kapıyı tutmanın zevkine varmak isteyen bir diğeri cebinden yarısını çıkardığı  sigara paketini Reis’e gizlice gösterdi.”Reis, kapıyı verirsen…” Reis çocuğun omzuna sevecen bir yumruk attı:

“Ama sadece Menekşeye… “ Sözünü tamamlayamadan öndeki koltuktan bir çift, yosun yeşili bakış gayrıhtiyari döndü. Çağrıldığını sandı, baktı. Reis kısa, çok kısa bir an o yosun yeşillerini gördü. Kızın yanındaki kadın kızı dürtükleyerek aceleyle önüne döndürdü.

Reis, kapıyı çocuğa teslim etti, çocuktan aldığı paketten, bir sigarayı kulağının arkasına dalgınca yerleştirdi. Trenin köşesine çömeldi. Bu, kendisi vagonun dışındayken düşeceğini sandığı için çığlık atan kızdı.

 “Adı menekşeymiş. Sorsam kızardı. Bak Allah söyletti.” diye geçirdi içinden. Bir hoş oldu.

Vagonun dışındayken kızın gözlerini çok kısa bir an yakından görmüştü. Bakışlarında en ufak bir aşağılama sezememişti. Sadece şaşkınlık doluydu.

“Vagondan elim kurtuluverir de düşerim diye nasıl korkmuştu. Benim için nasıl da endişelenmişti. Vallaha lan, sadece bana bakıyordu. Ben çulsuza, bu sokak köpeğinden farksıza!” diye düşünürken oturduğu yerde iyice büzüldü iki dizini çenesine dayadı, dizlerini sıkıca kucakladı.

“ Gözleri, ya gözleri, ne kadar da yeşildi! Raylar boyunca sıralanan çamlardan daha yeşildi. Ne yani!  Şimdiye kadar hiç yeşil göz görmedim mi? Tabi ki gördüm.

Geceleri ısınmak için iş hanına kaçak girmemize göz yuman bekçinin gözleri, kırışıklıktan pek görünmese de yeşildi. Adamın, içinin yeşili gözlerine vurmuş gibiydi.

Kaç kere duydum. Ancak bir köpek kulubesi kadarcık bekçi odasının içinde katlanmış mukavvaların üzerinde namaz kılarken: Allah’ım sen bu sabilere sahip çık, onlar kimsesiz, sen kimsesizlerin sahibisin, onlar sana emanettir, sahip çık yarabbim, sahip çık yarabbim, diyordu. Adam, ne demekse, bize “sabi” diyordu.O adam diyorsa iyi bir şeydir muhakkak.  Halbuki bilmiyor ki biz sokakların kralıydık. Neyse, o böyle şeylerden çakmaz.

Hanın sahibi bir bilse ya o saat yol verirdi Ökkeş Emmi’ye. Sadece onun, üzülmemesi için, handa kalırken baliymiş, tinermiş, biraymış…hiçbir şeye elimi sürmem, ötekilere de sürdürmem. Neme lazım az bulunan adamlardandır, ona birisi höt, desin istemem.

Bir de, hayal meyal de olsa, aklıma her gelişinde burnumun direğini sızlatan, anamın gözleri…

Komşu kadınlar, kalabalığı yararak kaldırımda yatan anamın yanına götürmüştü beni. Biri, elimi tutup anamın açık gözlerini kapamam için uzatmıştı. Ben, elimi geri çektikçe kadın ısrarla uzattırmıştı.

“Korkma, kapat oğlum, en sevdiği kapamazsa gözleri açık gidermiş!”Manyak karı!

Yahu korkmadım vallaha billaha korkmadım! İstemedim anamın gözlerini kapatayım. Bana hep öyle yemyeşil baksın istedim de onun için… Anamın gözlerini ilk defa bu kadar yakından bu kadar parlak gördüm. Başka zaman olsa gizlerdi bakışlarını. Gözlerini kapatıverirdi ya da yaşlar hücum ederdi de göremezdim. Ama şimdi apaçık gördüm sadece yeşil değilmiş gözleri, yeşilin içinde sarı sarı benekler de vardı, derin ve dumanlı bir yeşildi. Vallaha ölmüş gibi değildi. Sanki düşünür gibi, bir şeye dertlenir gibi dalıp gitmişti. Kimse anlayamamıştı ama ben anladım. Babamı hiç bilmem, ağabeyim gidiş o gidiş…Annem, için için-ne yapar bu bensiz- diye üzgündü…”

“Conson yara bandı, evlerinize, ecza dolaplarınıza, düşüp dizlerini kanatan minik yavrularınıza birebirdir. Dışarıda tanesini bir milyona alamayacağınız bu, halis Avrupa yara bandının tam elli tanesi sizin için sadece ve sadece bir milyona evet çok değerli yolcularımız…” 

Hayallerini ortasına limon gibi akan bu sese uyuşuk bir halde bakakaldı. Başka zaman olsa; ne yapar eder, satıcıya bir tepme indirirdi.

Ne olmuştu? Eli ayağı kesilivermişti daha yapacağı bir sürü muzırlık varken.

Hiç aklına gelir miydi? Başkalarınca varsayılmanın elini ayağını böylesine buz kestireceği. Ki, ortada söylenmiş bir söz bile yokken. Aleleacele, kaçamak ama illa da yeşil bir bakıştı olmuşu, olacağı.

Çömeldiği köşeden kalkmak, etrafa bulaşmak şöyle dursun  top böceği kadar ustaca kıvrıldı bu köşeye. Bir an, öyle geldi ki ömrünün kalanını bu köşede, kendini saran bu naif duyguyla koyun koyuna geçirsin. Eğer kımıldar veya ortaya çıkarsa her şey üflenen sigara dumanı gibi halka halka uzaklaşıp yok olacaktı.

Tren” Kumkapı” İstasyonuna geldi. Menekşeye üç durak kalmıştı.

Tren durdu. Bu istasyondaki görevliler diğerlerinden daha bir atiktiler. Kompartımana daldılar. Öteki çocuklar güvenlikçilerin elinden  yılan gibi kayarak kurtuldu.

Mecali olmadığından yerden kalkamadı. Tabi görevliler onun bu halinin hiç mi hiç farkına varmadı. Tuttukları gibi vagondan dışarı fırlattılar. Dönüp ne vagona ne de cama baktı. Ah ne olurdu yer yarılsaydı da…

 

 

 

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !