SON DİLEK

                                                   SON DİLEK

                                                                İffet ORAL     

            Hayat serüvenimize onunla aynı mahallede, aynı sokakta başlamıştık. Annelerimizin hamileliği aynı aylarda geçmiş, doğumumuz hıdrelleze denk gelmişti.

Ben ve diğer çocuklar sıradandık. Vakt-i saatinde emekleyen, yürüyen; konuşan, sağlıklı, cin gibi.., Annesinin, babasının en akıllıları, en güzelleri ve bir tanesiydik.

            O farklıydı. İki ayağının üzerinde durabilmek için yıllarca uğraştı. Çok geç ve zor yürüdü. Hiç hınzır bakışları olmadı. Hep derin ve mahzun bakardı. Konuşması da bizlerden çok farklıydı. Biz gerekli, gereksiz konuşurken o ancak anlayanlarla konuşurdu. Usta bir ebrucunun yumuşacık fırçasını ahenkle dolaştırıverdiği hissini veren gözleri, çizgi gibi çekik ve baygındı.

Zamanının çoğunu; bir türlü içeri girmek istemeyen; ağzının kenarından taşan pürtüklü ve şişkin dilini, ağzına sığdırmaya ayırırdı. Olup bitenleri her daim şaşkınlıkla seyreder, yüzümüze çok ender bakardı.

Tombul parmakları vücuduna göre minicikti. Gözünün köşelerine sinsice yerleşmiş çapaklar müsaade ettiği ölçüde, birer bezelyeden ibaret çipil gözlerini hiç kırpmadan saatlerce etrafı seyrederdi.

İki elinin parmaklarını olanca gücüyle, geriye doğru gerdirir,  kıvrılan parmaklarını, anlayamadığımız bir keyifle bıkıp usanmadan dakikalarca seyrederdi. Ben de onun bu halini seyrederdim.

Daha ikimiz de küçükken merakımı dizginleyemez, yanına çömelir, sorardım.

—Fahri, parmaklarında ne görüyorsun?

Adını duyunca bakışlarını bana çevirir. Yakınlaşınca iyice yeşeren gözleriyle gözlerime uzun uzun bakardı. Yanına çömelmem öyle hoşuna giderdi ki keyifle yüklü; ne olduğunu anlayamadığım bir takım sesler çıkarır, mahcuplaşırdı. Patisiyle yüzünü gizlemeye çalışan yavru kedi edasıyla gergin parmaklarını gözlerinin önüne perdeler, perdenin arkasından kadife bakışlar sunardı.

Tekrar parmak uçlarına döner; sırlarla bezeli âlemini –bir şeyler görme umudunu hiç yitirmeden-kaldığımız yerden seyre devam ederdik.

            O da annesinin bir tanesiydi. Bizim sıradanlığımıza karşın annesi, Fahrinin –bize göre-eksiklerini kabullenmiş hatta böyle bir çocuğun kendine verilmiş olmasını bir ayrıcalık olarak görürdü.

Önce onu oyunlarımıza almayıp gizli, aşikâr her fırsatta itiştirerek çocukluğun sınırsız hınzırlığı hatta hainliği ile ondan üstün yanlarımızı- o anlamasa da- sergilemeye başladık. İçimizdeki minik benlik canavarları Fahriyi adeta kobay gibi kullanıyordu.

 Daha çok da evde ana -baba sopasına bağışıklık kazanmışlar, sevginin kırıntısını bile tadamamışlar, baskıya vücutlarının bir parçasıymışçasına uyum sağlamışlar; okul dönüşünü azgın bir sabırsızlıkla beklerdi. Baskı gören ezmenin, hakaret gören küfretmenin şiddet gören dayak atmanın ustası ve hastası oluyordu. Bu, çocuksu gözlemlerimin ilk tecrübesiydi.

            O, önce bu yaptıklarımızı hiç ama hiç anlayamadı. Şaşırmadı da. Yatağında yıllardır aheste akan hüzünlü derecik misaliydi. İnsanın içine ılık ılık bakar olanları anlamak isterdi.

Biz ne kadar itiştirirsek itiştirelim o, mutluluk saçan haykırışlarla düştüğü yerden cevvalce kalkardı. Kendisiyle oynadığımızı veya şakalaştığımızı sanarak her seferinde artan bir coşkuyla oyun halkalarına girmeye çalışırdı. Çocuklar, çoğunu vurdulu kırdılı ucuz televizyon filmlerinden kopya çektikleri artistik usullerle onu her defasında toza toprağa fırlatırlardı. Engel olamaz içime bir şeyler saplanırdı.

            Bir zaman sonra tavırlarımıza karşı refleks geliştirerek oyunlarımıza katılmamaya başladı. Oyun alanımızın hemen yanındaki beton elektrik direğinin dibini kendine mekân seçti. Arkadaşlıkta ise birinci sırayı bizden aldı. Yerimize; yavrusuyla, yetişkiniyle mahallenin hatta öteki mahallenin köpeklerini koydu. Onlarla hemhal, yoldaş oldu.

Bize ise sadece parmaklarıyla gözlerine çektiği perdenin ardından mahzunluk, anlaşılmamanın küskünlüğü ile yüklü bakışları kaldı.

Bize bakacağı zaman, adeta ayine dönüşen hareketlerine şaşar kalırdım. Gerdirdiği elini ağır ağır, gözünün hizasına  kadar kaldırırdı. Bunu yaparken bakışları muhakkak yerde hatta yerin diplerinde seyrederdi. Ancak gözüne perdeyi çektikten sonra bakışlarını yine ağır çekimle bize çevirirdi. Hâlbuki biz, zaten onu görecek gözlere sahip değildik; niçin bu kadar titizleniyordu ki.

            Bizim; babalarımızın babalarının bile oynadığı kadar eski, sıradan, bir o kadar da bilindik oyunlarımız vardı. Esir almaca, sek sek, kaydırak, dokuztaş, yakan top, aç kapıyı bezirgânbaşı, orta sıçanı, köşe kapmaca, körebe, ebecilik, saklambaç, istop, yılan, uzuneşek.

Onun oyunları ise hiç oynanmamış, bu yüzden hiç eskimemiş ve kimsenin bilmediği oyunlardı.

 Ona dalaşmadığımız zamanlarda kucağında ve sırtındaki köpekleri incitmeden birer birer yere indirir, bakışları toprağı eşeleyerek sokağı arşınlamaya başlardı. Böyle zamanlarda dili iyice salınır, tortop olur her zaman mahzun gözleri, birbirine alabildiğine yaklaşırdı.

Kıyıda köşedeki küçük çalı çırpı parçalarını sadece iki parmağıyla hayalindeki bahçeden çiçek toplarcasına ihtimamla alır, diğer elinin avucuna aynı ihtimamla yerleştirirdi. Topladıklarının aynı boy, aynı incelikte olması beni hayretler içinde bırakırdı. Dayanamaz onun oyununa katılır, ben de çalı çırpı toplamaya çalışırdım. Ama onun topladıklarının yanında benimkiler her zaman eciş bücüş kalırdı.

            Yıllar yılları kovaladı birlikte başlayan hayat masalımız devam etti. Biz büyüdük, o da büyüdü. Biz okullara gittik. Okul dönüşlerinde o, hep köşesinde-mahallenin elektrik -direğinin dibindeydi. Biz evlendik, çalışmaya başladık. Şehirden ayrılanlarımız oldu.

Artık sadece yazları gelebiliyordum. Bunlardan birinde sabaha karşı girmiştik mahalleye eşim, çoluk çocuk.

 Gözlerime inanamadım. O, direğin dibindeydi. Kucağında ve çevresinde irili ufaklı köpekler, sırtını beton direğe vermiş, başı hafiften yana kaykılmıştı. Uyandırmaktan korkarak sessizce yanına çömeldim. Tıpkı otuz sene önce, çocukluğumuzdaki gibi Fahriyle diz dizeydik.

Elinde yarısı yenmiş ekmeği, kucağında ekmekten nasiplenmeye çalışan henüz birkaç aylık bir yavru köpek vardı.

            Fahri’nin yaşı sanki yıllardan birine takılmış kalmış da ilerlememişti. Çocukluk simasından çok az emare yakalamıştım. Seyrek sakallarına tek tük aklar yerleşmişti. Bu haliyle yaşlı bir çocuk ya da çocuksu bir yaşlı gibiydi.

Derin derin nefes alırken hafiften horluyordu. Bizim çoktandır tadını unuttuğumuz huzurlu ve keyifli bir uykunun tam ortalarındaydı.

Bir müddet seyrettim. Yırtık gömleğinden inip kalkan göğsü görünüyordu. Parmakları çocukluğundakinden daha da tombullaşmış çoktandır kesilmemiş tırnaklarının kimi kırıktı. Gayri ihtiyari parmaklarına usulca dokundum.

Gözlerini, başını kabuğundan uzatan kaplumbağa mahmurluğuyla kırpıştırdı. Çapakların birbirine yapıştırdığı kirpiklerini güçlükle araladı. Beni gördü. Tebessüm etmek istedi fakat dilini bir türlü içeri alamadığından yapamadı. Gerdirdiği elini, avucu bana dönük olarak kaldırdı, gözüne perdeledi. Parmaklarının arasından uyku mahmurluğuyla beni seyretmeye başladı.

Biz bakışarak hasret gidermeye çalışırken yavru köpek yediği ekmeği bitirmiş Fahri’nin yüzünü gözünü yalamaya başlamıştı.

İşte şimdi olan olmuştu. Bu sahneyi benden iyi kimse bilemezdi. Fahri köpeğin kendisini yalamasına hiç ama hiç dayanamazdı.-Anlamını hala çözemediğim bir sebeple-köpek onu yaladığında makaraları koyuverirdi. Yaslandığı yerden doğruldu, ensesinden kavradığı köpeği -en sevdiği oyuncağı gibi- göğsüne yaslayıp önce hafif, sonra gittikçe artan bir tonla gülmeye başladı. Gülmeler kahkahaya; kahkahalar haykırışa dönüştü. Çevresindeki köpekler ona havlayarak eşlik etmeye çalışıyordu. Birbirine zaten yakın olan gözleri iyice kaymış sakallarından akan salyalar çıplak göğsüne doğru inmeye başlamıştı. Oturduğu yerde hopluyor, nefesi bitene kadar gülüyordu. aynı şevkle kâh yükselen kâh alçalan nidalarla gülmesini sürdürüyordu. Onun gücü bitmemiş ama ben daha fazla dayanamamış çömeldiğim yerde hıçkırıklarımı zapt etmeye çalışıyordum.

Bir zaman sonra sakinleşerek pili biten oyuncaklar gibi anlaşılmaz seslerle yerine oturdu.

“Merhaba Fahri, nasılsın? Bak ben geldim.” Biraz daha yaklaştım. Tokalaşmak için elimi uzattım. Fahri böyle zamanlarda yaptığı gibi asker selamıyla karşılık verdi. Ben de ona.

Sonra yüzünü beton direğe döndü, yanağını yapıştırdı. Gözlerini kapadı. Saçlarına tıpkı benimkiler gibi kırklı yaşların henüz acemi akları üşüşmüştü.

Eli hala selamda, kahkahası yüzünde eğretice asılı kaldı. Sonra ter olmadığına emin olduğum iki damla yuvarlandı gözlerinden. Bu iki damla Fahri’de gözyaşı bende birer kor oldu.

“Ah Fahri sana yaptıklarımız için senden nasıl özür dileyeyim bilmem ki. Sen de bu mahallenin çocuğuydun biz de. Niye akıl edemedik sana göre de okullar olabileceğini bizim gibi yaşamaya hakkın olabileceğini, bu koca dünyada sana bu elektrik direğinin dibinden gayrı yerler de olabileceğini neden düşünemedik. Sen orada köpeklerinle muhabbette, ben burada sana yaptıklarımızla baş başa. Yaşamaksa ikimiz de yaşıyoruz.”

Bir de annesi vardı. Tıpkı oğlu gibi zaman zaman çizginin ötelerinde gezinen.

Bizimkiler camdan cama, balkondan balkona, kapı önlerinde ya da pazar yolunda ne zaman fırsat bulsalar; anlaşılmaz bir iştiyakla; çocuk, ardından da koca dedikodusuna başlarlardı. Dedikodunun dayanılmaz büyüsüne kapıldıklarından ocakta yemekler yanar, o gün yapılacak işler aksar, o zaman da koro halinde hayatlarından şikâyete koyulurlardı

            Annelerimiz; en pasaklı, en tembel, en arsız, en huysuz çocuğun kendi çocukları olduğu konusunda kan ter içinde kalana kadar iddialaşırlardı. Onların bu hallerini seyrederken herkesin aynı anda konuştuğu, hiç kimsenin diğerini dinlemediğini görür; dışardan biri onları uyarmazsa günlerce, aylarca hatta yıllarca konuşmaktan kendilerini alamayacaklar diye ödüm kopardı. Bildiğim en kısa duayı içimden, çabucak okur, fark ettirmeden üflerdim.

            Hâlbuki Fahri’nin annesinden bir gün bile değil şikâyet, sitem dahi duymamıştık. Fahriyi tanımayanlar, onun oğlundan bahsedişini duysa; hiçbir kusuru olmayan, annesinin her dediğini yapan, oturup kendisiyle saatlerce sohbet eden, annesine asla yük olmayan bir oğula sahip sanırdı.

            Fahri’nin annesi Saniye Hanım bazen mahalledekilere baştan savma selamlar gönderirken, mahalleye yeni taşınmış biriyle kırk yıllık dostmuş gibi selamlaşır, çocuklarla sohbet ederken onların karşısında muhakkak çömelir, yaşıtıymış gibi düzgün cümlelerle konuşur, ellerini öpmeden yanından ayrılmazdı.

Bazen de sırtına vurduğu koca bir çuvalı doldurana kadar mahalledeki çöpü, lüzumsuz taşı toprağı toplardı; mahallelinin iğrenen bakışları altında.

            Ya güvercin perestliğine ne buyrulur! Güvercinlerle olan sırlı muhabbeti mahallelinin ona“deli” damgası vurmasının-mahallelilerce- yerden göğe kadar haklı sebeplerindendi.

            Geceden çok sabaha ait saatlere kadar; televizyon karşısında beynini, atık deposu haline getirerek helak olan mahalleli tam uykunun deryasına dalacakken; o da ne ?

Evlerinin dibinde, odalarının, hatta yataklarının içinde, koyunlarında yüzlerce güvercin

Sonsuza kadar sürecek “hu hu” larla; kah kanat çırpar, kah kuyruk titretirdi. Onları umursamayıp uykunun rehavetine salınmak için bir o yana, bir bu yana döndükçe güvercin sesleri de onlarla birlikte sağa, sola dönerdi.

            Mahalleli ve Saniye Hanım’ın takıştığı en belirgin nokta bence sabahı karşılama şekilleriydi. Biri yatarak ve sessiz; diğeri ayakta ve sesli olarak buyur ediyordu günü.

Güneş henüz ilk ışıklarını gönderme telaşındayken Saniye Hanım, elinde yirmi kiloluk boş bir zeytinyağı tenekesi, tenekede mısır taneleri pür telaş sokağa fırlardı. Onunla birlikte karşılama törenine mahallenin diğer sakinleri de farklı edalarla icabet ederdi. Saniye Hanım, daha içeride mısırları tenekeye boşaltırken biri güvercinlere seslenmişçesine gizlendikleri yerden şaşılası bir ahenkle, telaşsız, bir o kadar alışkın hareketlerle inerlerdi. Besili vücutlarını pembe ve incecik ayaklarının üzerinde zorla taşıyarak iki yana yıkıla yıkıla mısırlara yaklaşırlardı.

            Güvercinlerin hemen arkasından kediler, köpekler sabah mahmurluğunu atmak için keyifle gerinirlerdi. Henüz güne alışamadıklarından veya mecalleri olmadığından birbirlerine dalaşmazlar adet olsun diye yarım yamalak bir iki havlayıp, miyavlardı.

            Kapının açılmasıyla güvercinler hafifçe yükselerek kanatlarıyla alkış başlatırlardı. Saniye Hanım, önünde, arkasında, omuzlarında güvercinler, eli mısır tenekesinin içinde mısırları karıştırarak sokağın köşesine doğru cemaatini coşturan şaman edasıyla ilerlerdi. O, tenekedeki mısırları karıştırırken güvercinler uykuda kalmış arkadaşlarına da seslenirdi. Dünyadaki bütün güvercinler buraya doluşuverecek diye heyecanlanırdım.

            Böyle sabahlardan birinde uzaktan seyretmekle yetinmeyip yanlarına indim.  Selamlaşmadan sonra Saniye Hanım, kestirmeden konuya girdi.

            “Bak kızım sen okumuşsun, yaşın benden küçük olsa da iyi bilirsin. Şimdi, bu mahalleli bana ateş püskürüyor, biliyorum, bakışlarından okuyorum. Neymiş, kuşlara yem veriyormuşum, kuşlar buraya pisliyormuş. Fahrinin köpeklerinden de şikâyetçiler. Onlar da sesleriyle rahatsız ediyormuş. “ “Eee kuşları yemleme, köpekleri besleme; varsa yoksa kendi kendi istekleri.”

Kadın ne zamandır doluymuş ki beni görüp -dinleyecek birini bulunca-seti çekilmiş baraj suları gibi boşalıverdi.

-Ne yapayım, bunlar her sabah cama gelip“ Hani mısır, hanii hani?” diye seslenirken yok mu diyeyim!

Yanılmıyorsam güvercinlerin “hu hu” larını kendince tercüme ediyordu.-

Saniye Teyze insanlardan söz ediyormuş gibiydi. Hatta bir ara mahalleyi göstererek: “Bunlara selam verip de ne yapacaksın? Arkanı dönsen dedikodunu ederler. Ama şunlara bir avuç mısır ver seni ölene kadar unutmazlar. Her gün pencereme gelip hatırımı sorarlar, Saniye Teyze’miz bize mısır veriyor diye birbirlerine haber verirler...”

Kadın sakin sakin  anlatıyordu. Bıraksam aylarca hatta yıllarca konuşacakmış gibiydi.

Bir boşluğunu yakalayıp araya girdim: “Saniye Teyze Fahri’yle aran nasıl ?” Konuşmanın başından beri ilk kez başını çevirdi, gözleri gözlerimle buluştu. Biraz önceki yarı çılgın kadın gitmiş; yerine sesiyle, bakışıyla müşfik ama hüzün yüklü bir anne gelivermişti.

“Ah kızım işte şimdi yarama tuz bastın” diyerek derin bir ah çekti. Ayaklarımın dibinde kalmış, tek tük mısır tanelerini almaya çalışan güvercinleri korkutmaktan çekinerek bana doğru bir adım yaklaştı.

 “Ben cahilim, ilk mektebe bile tam gidemedim ama şu yalan dünyada ne istediysem Allah bana verdi. Kocam oldu, kızım oldu, oğlum oldu, evim oldu, aç kalmadım, açık kalmadım. Çok istediğim hiçbir şey geri çevrilmedi. Ama şimdi...” Burada durakladı. İyice ötelere daldı. Sanki yüksek makamlardan istekte bulunacak memur tavrıyla; yeleğinin önünü birleştirdi, bakışlarını uzaklara çok uzaklara çevirdi:“ Ama şimdi bir tek isteğim var, buradan giderken; bana onu versin yeter...”

Biraz önceki tek düze konuşmayı bırakmış, şimdi gözleriyle, elleriyle konuşmaya başlamıştı. Sanki arzusunun kabulü; onu çok iyi ifade etmesine ya da benim onu anlamama bağlıymış gibi pürdikkat anlatıyordu. Bir an kendimi eskilerden bir arzuhalci gibi hissettim. Yüzümdeki onu gerçekten dinleyen ve anlayan ifadeyi iyice yoğunlaştırdım. Ne istediğini iyice merak etmeye başlamış, ağzından çıkanları gözümü kırpmadan dinliyordum.

“Fahri’nin halini görüyorsun. Ben gittikten sonra ona kimse bakamaz, belki bakmak isterler ama bakamazlar çünkü onu anlayamazlar. Onu öyle toz toprak içinde görenler “deli “diyenler Fahri’nin içindeki Fahriyi bilmezler.”

            “Bilir misin? Fahri, evde benim odama kapıyı vurmadan girmez. Anne diyemez ama onun  hırıltısının anne olduğunu ben anlarım. Yemeği hazırlar, sofraya koyarım; “Oğlum sen ye “derim. Ne kadar aç olursa olsun, ben gelmeden yemeğe başlamaz. Gel demeden sofraya elini sürmez. Beni beklerken başparmağını emerek açlığını gidermeye çalışır.  Dışarıda Fahri’ye yemek verirler ama yemez, çünkü utanır. Onlarda önüne atar giderler. Alır çok sevdiği köpeklerine yedirir.”

“Herkes kapısına polis arabası geldi mi; korkar, endişelenir. Halbuki ben polisi kapımda görünce sevinirim. Çünkü bazen benim polis oğullarım onu sokakta bulur, polis arabasına –hem de önüne- oturtup, eve kadar getirirler. Öyle geceler sabaha kadar uyumaz da beni de uyutmaz. Polis arabasına bindim diye kalkar kalkar sarılır bana . Ne zaman ki kahkaha atmaktan yorulur; sızar kalır”

“Bazı geceler saat iki, üç olur eve gelmez çıkar ararım.

Çoğu zamanda bir elektrik direğinin dibinde köpekleriyle haşır neşirdir. Öyle mutludur benim oğlum. Alır gelirim eve, karnını doyurur, üstünü giydirir, yatırırım ancak o zaman yüreğim rahatlar yatar karşısına uyurum ferah ferah.

 Bilirsin o, seninle yaşıttır kızım. Koca adam oldu artık. Her sabah oturtur, tıraş ederim. Önce huysuzlanır ama bitince hoşuna gider. Gelir elimi öper, yüzümü öper, sesler çıkarır kendince teşekkür eder uzun uzun. İşte bütün bunları yapacak kimse yoktur. Ben gidince ne yapar? Tek derdim budur. Onun için bu dünyadan bir tek Fahri’yi dilerim. Dünyayla başkaca da bir alışverişim yoktur.”

Derdini anlatırken ki sıra dışı hali, kadının susmasıyla birlikte üzerinden sis perdesinin kalkışı gibi kalktı ve mahalleliyle didişen “Saniye Hanım”a dönüşüverdi. Sözlerini bitirdi ve biraz önceki güvercinli dünyasına daldı gitti.

Kadın, bir yerlerle sıkı bir irtibattaydı. Söyledikleri karşısında söyleyecek hiçbir şey bulamadığımdan “ Allah geçinden versin” diye mırıldandım.

Anneciği; herkesin sadece akan salyaları, sarkmış dili, anlaşılmayan homurtulardan ibaret sandığı Fahri’nin asla bilemeyeceğimiz ve göremeyeceğimiz yanını ayan etmişti; bakıp göremeyen, görüp anlayamayan biz normallere.

Gün iyice ağarmış, güneş göz kamaştıran bir nazla yükseliyordu. Güvercinler yedikleri mısırların sonra, leğenden su içerek gölgeliklere aheste çırpınışlarla uzaklaştılar.

Günler, aylar tam tamına bir yıl geçti bu çözemediğim sohbetin üzerinden.

Güvercinler her sabah olduğu gibi kapıya dayandılar. İki yana yıkıla yıkıla taşıdıkları tombul vücutlarıyla beklediler, beklediler. Onca “hu hu “ladılar. Misket yuvarlağı gözlerini belertip dört bir yana baktılar. Kapının önündeki boş mısır tenekesini gagalarıyla tık tıklayıp neler olduğunu tenekenin vereceği yansımadan öğrenmek istediler. Ama ne yaptılarsa nafileydi.

Bu gün mahallede bir fevkaladelik vardı.

Camiden alınan cenazeler, omuzlarda, art arda mahalleye girdi. Tabutlardan birinin üzerine dikkatlice yerleştirilmiş polis şapkası bulunuyordu. Cemaatteki polislerin çokluğu görenlere bunun bir polis cenazesi olabileceğini düşündürdü; mahallelinin yüzünde ise buruk, yarım yamalak bir tebessüme sebep oldu.

Cenazeler eve yaklaşırken elektrik direğinin dibindeki irili ufaklı köpeklerin yanında ilkokula bu yıl başlamış iki afacan tüm dikkatlerini gazetedeki habere vermiş onu heceleyerek okumaya çalışıyorlardı.“Özürlü oğluyla yaşayan yaşlı kadın ve oğlu dün akşam evlerinde şofbenden sızan gazdan zehirlenerek can verdiler. Yaşlı anayla oğlunun acı ölümü tüm şehri yasa boğdu.”

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !