ZİYARET

 

                                                       ZİYARET

                                                                                              İffet ORAL

Nerdeyse bir saattir, o sokak senin, bu çıkmaz benim,  girip çıkmadıkları aralık, kalmadı. Hesapta olmayan bu ziyarete yeltendiklerine nerdeyse pişman olacaklardı ki önde yürüyen, diğerine göre daha dolgun ve dinç kadın arkasına bakmadan:

-Tamam bu sefer hatırladım, burasıydı! diye yorgunluktan çatallaşan bir sesle bağırdı. Diğerinin ona cevap verecek takati kalmadığından sadece onu takip etti.

Yaşadıkları şehrin şaşasıyla dalga geçen sokaklar birbiriyle sefalet yarışındaydı. Evler üst üste, yan yana tutturulmuş. Apartmanların giriş kapıları ya hiç yok, ya da kapının bir kanadı bir yana diğeri öbür yana serilmiş.

Evlerin, gözleri çıkarılmış elektrik lambalarının, kim bilir ne zaman kaldırım niyetiyle yapılmış yol kenarındaki taşların hallerinde, şikayete dair en ufak bir emare yok.

 İçi, bir ümit, tamamen boşaltılmış çöp tenekeleri ve ustaca deşilmiş çöp torbalarının yanında, kediler hala açlıktan melül melül. Gerinme ve esnemelerinde keyiften eser yok. Duvarda koca bir yazı :“Buraya çöp döken şerefsizdir.”Sokak boyunca, güçlü ve dimdik durabilen tek şey bu yazıydı.

Üç dört yaşındaki bir çocuğu rahatlıkla kucaklayacak derinlikte çukurlar, birazdan nasılsa takılıp düşeceklerle maytap geçmeye hazırlanıyor.

Birkaç kare camı sağlam kalmış demir kapıya uzandıklarında taşmış lağım ve rutubet kokusu yorgun ziyaretçileri sarstı. Bir an apartmana girip girmemekte tereddüt ettiler.  Öndeki kadın, elini kırık camdan uzatıp kapıyı açtı. Kapı, aksayarak geri yaslandı. Apartmanın girişi kokuyu gizlemek istercesine loştu. El yordamıyla bir düğmeye bastılar. Sarı, cılız bir hüzme merakla aydınlattı girişi.  Bulundukları yerden bir kat daha aşağı indiler.

Sonunda aradıkları daireyi buldular. Dairenin kapısı önünde söküntü iplerden örülmüş bir paspas serili. Paspas güneş şeklinde ve güneş renklerinde örülmüş, serileceği yeri bilmiş gibi! Tevafuk işte.

Paspasın üzerinde kuyruğunu kucaklamış, gözleri yarı aralık kedi gelenlerle hiç alakadar olmadı. Mırlamasına devam etti.

Zilin sesi; sokağın, evlerin halini elinin tersiyle kenara itti. Bir köpek leşinin dişlerinin parlaklığında ışıttı ortalığı. Berrak ve çın çın… İnsanı mekandan ve zamandan uzaklaştırıveren bir sesle ev sahibini çağırdı.

Zil, “Üsküdar’a giderken” diyordu. Hani şu ziline bastıkları evin hanımı Hasibe’nin beş çocuk yaptığı İstanbul’da hala yolunu  bilmediği “Üsküdar”a giderkeni...

Kapı açıldı. Kedi biraz önceki mıymıntılığından beklenmedik bir cevvallikle fırladı. Pamuksu adımlarla içeri daldı.

Yaşı, minyonlukla gizlenmiş, küçük bir kadın belirdi kapıda. Gözlerindeki sürmenin doğuştan olduğu aşikârdı. Bulunduğu yeri, kokuyu ve diğerlerini saymazsak güzeldi bile…Sadece baktı. Bakışlarında merak, soru herhangi bir ifade yoktu. Ağzının kenarına sıkıştırdığı tülbentinin oyaları parmaklarının arasından sarkıyordu. Beli lastikli, uzun, pembe çiçekli etekliğinin altından el örgüsü kırmızı patikleri de etrafın görüntüsüne hiç münasip değildi. Açtığı kapıyı biraz daha araladı.

Yorgunluktan duvara yaslanarak bekleyen kadınlar, davette fazlaca incelik aramadan içeri girdi. Kadınlardan biri: “Hasibe Teyze bizi tanımadın mı? Köyden Hasan Ağa’nın torunları…”

Kadın köyü ve Hasan Ağa’nın adını duyunca, toparlandı. Ama bakışlarındaki boşluk hiç değişmedi.

Koku, içerde farklı bir hale büründü. Dışarıdaki belirsizliğinden arındı, varlığını iyice ortaya attı. Dairenin girişinin karanlığı, yanan ışıkla aydınlanınca keyifler biraz da olsa yerine geldi. Kucaklaştılar, paltoları çıkardılar, getirilen hediye paketini fark ettirmeden masaya bıraktılar. Ev sahibi kadın, pek mahcup bir edayla:

“Buyrun biz de yemek yiyorduk.”dedi.

Hep beraber odaya geçtiler. Oda kapısı açıldığında koku artık aşikârdı. İçerisi sidik kokuyordu. Ziyaretçiler, duruma rıza göstererek odadaki karşılıklı kanepelerden boş olana oturdular.

Daire, girişten epeyce aşağıda olduğundan sokaktan geçenlerin ayakları rahatça görülüyordu. Kadınlardan cam kenarına oturan, elinde olmadan, sadece dizden aşağısını gördüğü   insanlara vücutlar yakıştırmaya başladı.

“İncecik topuklu ayakkabılar giymiş, şu bacakların sahibi acaba nasıl biriydi? Ya şu; paçaları hususi olarak delinmiş bu bacaklar belki de asi bir genci taşır. Bastonun ardından iki yana yassılmış bacaklarına kalın çoraplar giymiş bir teyze…” Bu oyuna kendini iyice kaptıran kadın, arkadaşının dürtüklemesi ile odaya döndü.

Pencerenin hemen yanındaki kanapede bir adam oturuyor. “Dizlerine serilmiş battaniye, sırtına, yanlarına tıkıştırılmış yastık ve minderler, oturduğu kanepeyle öylesine yekpare ki kanape mi onu kaplamış, o mu kanapeyi!”belirsiz.

Apak, dağınık saç sakalıyla görende, birazdan oynayacağı ”yatalak, derbeder, şişman, yaşlı adam” rolüne hazırlanmış hissini bırakıyor.

Adam, içeri girenleri görmek için kırışıklıkların arasında zar zor fark edilen ela gözlerini iyice kısarak baktı. Gelenleri tanımanın heyecanıyla elindeki kaşığı, kaseye hızla bıraktı. Çorba, adamın kucağındaki siniye sıçradı. Adamın yakasına asılmış peçetedeki çorba lekelerinin aynısı orada da oluştu. Mahcubiyetini gizlemek isteyen adam, bir ucu tavandaki çengele bağlanmış, diğer ucu yanına uzatılmış ipten kuvvet aldı. Kaykılmış vaziyetine çeki düzen vermek istedi. Yakasındaki havluyu çekip eliyle dertop etti. Ağzının kenarına ve sakallarına sıçramış birkaç çorba damlasını fark edemedi.

“Tanıdım sizi!” dedi. Dişsiz ağzı her ne kadar konuşmasını baltalıyorsa da çok düzgün bir İstanbul ağzıyla konuşuyordu. Kadınlar onun bu kadar düzgün konuşmasına şaşmadan edemedi.

“Tanıdım sizi, amcam kızları, Sebahat’le Nebahat’sınız.”

Ziyaretçi kadınlar, tanınmalarına sevinmekten çok şaşırdılar. Onun kendilerini tanıyacağına hiç ihtimal vermemişlerdi.

“ Demek ki otuz sene olmuş ayrılalı. Ama daha kapıdan girince hemen nasıl tanıdım sizi.”diye sevinçle haykıran adam ellerini birbirine şaklattı. Hemen ardından:

“ Kız Hasiboş al şu çiş torbasını misafirlerim rahat etsin!” Dedikten sonra bastı kahkahayı.

Yan tarafından sondaya takılmış idrar torbasının hortumunu çıkardı. Hortumun kendinde kalan kısmına tıpayı geçirdi. Hasibe torbaya uzanırken sürekli elinde tuttuğu  tülbentinin ucunu bu defa burnuna kapadı. Torbayı aldı, odadan çıktı. Misafir kadınlardan biri konuşurken diğeri tülün ardından elini uzatıp pencereyi araladı. Sokağın kokusu odanınkine karıştı. Rahatsızlık vermekte ikisi de birbirinden baskındı. Adam sabırsızca söze girdi:

“Siz ne zaman ayrıldınız köyden? Nebahat’in kocaya kaçtığını duydum. Ama senin evlendiğinden bile haberim olmadı.”

 Araya giren onca yılı hiç umursamadan sanki dün ayrılmışlarcasına sohbeti koyulaştırdı.

Kadınlar; çocukluklarında köyde nasıl oynadıklarından, ta o zaman bile kendisinin çok muzip olduğundan herkesi gülmekten kırıp geçirdiğinden bahsettiler. Hayvanları otlatmaya, sulamaya götürmelerini, bazen tarlaya dalan bir ineği çıkarmak için nasıl kan ter içinde kaldıklarını, tarla sahibinin sopasından nasıl kaçıp kurtulduklarını gülerek hatırladılar.

Kadınlardan ufak tefek olan: “Halbuki o zamanlar bizler gibi koşup geziyordun. Sonra duyduk ki bacakların ağrımaya başlamış.”

Adam, bahsedilen kişi kendisi değilmişçesine hiç üstüne alınmadan:

”Ha evet, o zamanlar bir şeyciğim yoktu. On sekizimde başladı benim hastalığım. Felç geldi. Ama öyle toptan değil. Taksit taksit. Önce bir bacağımın canı çekildi. Sağlam olan diğer bacağım pek fedakar çıktı. Senelerce sürüdü yanında diğerini. Bir gün olsun şikayetlenmedi. Sonra ona da vurunca felç. Bu sefer koltuk değnekleri yetişti imdadıma. Yıllarca koltuk değnekleriyle köftecilik yaptım. Sonraları değnekler de yetmedi beni taşımaya. Ee boğazıma düşkünüm. Kilo da alınca da işte böyle yatakla haşır neşir oldum. Hastalık da tıpkı rızık gibi eğer kaderde yazılmışsa ne yapıp edip gelip seni buluyor. “

Adam sözünü bitirir bitirmez kahkahayı bastı: “Aman ne yapalım bu günümüze şükür, yarına Allah kerim. Bakın bu gün siz beni hatırlayıp ziyarete gelmişsiniz. Eee Allah’tan daha ne isteyeyim?”

Adamın anlattıklarına iki kadın yarım yamalak gülmeye çalıştı, ama beceremedi. Sohbet gelen çaylarla birlikte iyice koyulaştı. Kadınlar yıllardır adını bile duymadıkları  akrabalarından, onların çocuklarından, torunlarından velhasıl hiç ummadıkları kişilerden taptaze haberler aldılar. İşin tuhafı da bu haberleri aylardır sokağa bile çıkmamış birinden öğrenmeleriydi.

Adam kadınların yüzündeki soran şaşkınlığı görünce odayı aydınlatan bir kahkaha daha  koyuverdi.

“Merak ediyorsunuz değil mi, ayakları kendini taşımayan bu yarım adam bunca havadise nereden ulaşıyor?

Haklısınız;  beni ziyarete gelenler de sizin gibi şaşırıyor. Ama insan arzu etti mi her şeyin bir çıkar yolu bulunuyor. Yatağa kapılandıktan sonra ilk günler bayağı yeise kapıldım. Neredeyse huysuz, suratsız biri haline geldim. Bir ara kendimi tanıyamaz oldum. Herkesi güldüren ben ne hale gelmiştim. Baktım, zavallı Hasiboş’um da bana çok üzülüyor. Zaten benim yüküm ağır, bir de suratım, gudubetliğim… Kendi kendime; aklını başına al, ömür böyle geçmez. Yürümeyen iki bacağa ama gören iki göze, duyan iki kulağa, işleyen iki ele ve içinde onlarca organa sahipsin, nankörlüğün lüzumu yok, dedim.”

Adam sözünü tamamlamadan elini arkasındaki minderin altına sokup deftere benzer bir şey çıkardı. Onu göğsüne yaslayıp marul gibi kıvrım kıvrım olmuş sayfalarını tükürüklediği parmaklarıyla düzeltti. Sonra konuşmasına devam etti.

Kendime bir defter yaptım. Ne kadar tanıdık eş dost varsa telefonlarını aradım buldum. Onların beni aramasını beklemedim. Aradığım zaman zaten çoğu şaşırdı, beni nerden buldun, diye. Benden küçük olanlar mahcup oldu. Ama hiç kızana beni tersleyene rastlamadım. Anladım ki en huysuzun, ben sağlamken yolda gördüğünde selam vermeyenlerin bile aranıp sorulmak hoşuna gidiyor. Önceleri sadece ben aradım. Aman onlar aramıyor, ben niye arayayım demedim.

Dedem derdi; oğul selamı önce sen ver ki kâr edesin. Tabî o zamanlar anlamazdım, dedemin sözünün hikmetini. Ama ne zaman ki bu yaşa ve hale geldim… Dedemin sözü bana yangından çıkış kapısı oldu.

 İlk günler de aramayanlar sonraları aramaya başladılar. Şimdi gelenim gidenim, arayanım soranım hiç eksik olmaz. Hem arayıp sormakla da kalsalar.!

Bizim köyün muhtarının iki oğlu da bu taraflarda oturur. Babalarından doğru tanırlar beni. On beş gün bilemedin bir ay dedin mi gelirler beni yıkarlar, traşımı yapar giderler. Bayram önceleri gelip beni hamama bile götürürler, hamam sefası yaparız.

Siz kötü vakitte geldiniz, bir de beni traşlıyken göreceksiniz. Cüneyt Arkın yanımda sönük kalır. Hasiboş, doldur canım çayları! diye seslenen adam hemen peşinden kahkahayı patlattı.

Adamın anlattıklarını yüzlerine asılı kalan birer tebessümle dinleyen kadınlar, kahkahayla kendilerine geldi.

Evden çıktılar. Geldikleri sokakları dönerken gelişlerindeki karışıklığı yaşamadılar. Gelirken harabe gibi görünen sokaklar dönüşte daha bir düzgünleşti gözlerinde. Ana caddeye çıktıklarında ikisi de bakışarak, aynı anda:

-Bana baksana evde sanki bir koku mu vardı ne? dediler.

 

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !